Kocaeli üniversitesi Öğretim Üyesi, Şirketler Hukuku ve Kurumsal Yönetim alanlarında akademisyen Dr. Muzaffer Eroğlu ile Wirecard Skandalından yola çıkarak kurumsal yönetim, uyum kültürü ve şirketlerin ve sistemin sürdürülebilirliği üzerine bir söyleşi yaptık.  Dr. Muzaffer Eroğlu doktorasını University Of London-Queen Mary And Westfield College’da yaptı. Kendisi, Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu üyesi ve Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği Akademik Kurul Koordinatörü. Bugün konuşacağımız konular hakkında birçok yayını var.

Dr. Muzaffer Eroğlu

Ali: Muzaffer Hocam, geçen hafta, Türkiye’de de faaliyet gösteren Alman fintech şirketi Wirecard’ın iflasla sonuçlanan çöküş sürecini takip ettik. Linkedin’e bu skandalla ilgili ilk görüşlerini yazdın. Ben bunları biraz açmak, bu vesileyle kafamı kurcalayan bazı meseleleri konunun uzmanı olman nedeniyle sana yöneltmek istiyorum. 

Wirecard, Almanya’nın başat borsa endeksi DAX’ın bir üyesi, yani en büyük 30 şirketinden biri, bütün gözlerin üzerinde olduğu bir kurum. Buna rağmen 2 milyar Avroyu hesaplarda bulamadılar. Konuya kurumsal yönetim gözlüğüyle bakarsan, sence ne ters gitti de böyle oldu? Sistem, şirketin çöküşünü önleyebilir miydi? 

Muzaffer: Merhaba Ali. Öncelikle detayları yeni ortaya çıktığı için bunun ilk değerlendirmeler olması gerektiğini söyleyebilirim. 

Kurumsal yönetim açısından baktığımızda iki açıdan değerlendirme yapmamız yerinde olacaktır. İlk önce şirketin içerisinde gerekli kurumsal yapının oluşturulması, ikincisi ise dışardan bağımsız denetim ve gözetim desteğinin sağlanması gerekir. Bunların da uyum içerisinde çalışarak birbirini desteklemesi gerekir. Aslında biliyorsun, Alman hukuk sistemi ile Türk hukuk sisteminin birbirine benzerdir. Bir de şirketin halka açık ve payları borsada işlem gören bir şirket olduğu düşünülünce uyması gereken mevzuat açısından oldukça geniş bir yükümlülük altında olduğunu söyleyebilirim. Sistem, şirketin çöküşünü rahatlıkla önleyebilirdi. Aslında şöyle demek daha doğru olur: Şirketler hukuku ve kurumsal yönetim mevzuatı tek başına şirketlerin ekonomik başarısını sağlamaz. Ama başarısız olacaksa da bu şekilde büyük bir enkaz bırakmadan başarısız olmasının yolunu açar. Yani şirketler batarken bile kurumsal yönetim esaslarına uygun davranmalıdır. 

© Reuters.

Ali: Bir blogda şöyle bir iddia okudum: Şirketin yönetim kurulunda sadece üç kişi yer alıyordu ve bunlardan sadece biri 70 yaşın altındaydı. Dolayısıyla diğer ikisinin finansal teknolojiler geliştiren bu şirketin ne iş yaptığını bilmediğini varsayabiliriz. Halbuki Kurumsal Yönetim İlkelerini kabul etmiş bir şirkette yönetim kuruluna önemli sorumluluklar yüklendiğini biliyoruz. Sorum şu, kurumsal yönetim anlayışının gönüllülük esasına dayalı olduğunu anlıyorum. Acaba bunun denetiminin yapılması ne derece mümkün? Şirketleri daha fazla zorlayarak kötüye kullanımların önüne geçilebilir mi? 

Muzaffer: Açıkçası bana bu iddia pek doğru değilmiş gibi geldi. Şirketin yönetim kurulundan neyin kastedildiği de önemli. Almanya da ikili yönetim sistemi vardır. Gözetim kurulu ve yönetim kurulu, gözetim kurulunun daha kalabalık olması gerekir mevzuat gereği de böyledir. Ben de baktım daha kalabalık bir gözetim kurulu var. Bunun altında yönetim kurulu vardır. Onlarda daha özgür bir yapı olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de üç kişi olan yönetim kuruludur. Bunlar icra ile görevlidir.  Bunların daha dinamik olması lazım tabii ki.  

Bunlar aslında iyi bir yönetim yapısı olduğu anlamına da gelmiyor. Burada şunu açıklığa kavuşturalım ki aslında mevzuatın belirli sayı ve nitelik olarak gözetim kuruluna müdahalesi söz konusu olabilir. Bu nedenle kurumsal yönetim sisteminin oldukça yoğun bir kısmına uyulması da zorunludur. Ama kağıt üzerinde uymak ile özünde uymak çok farklı şeyler. Örneğin bağımsız üye bulundurulması zorunluluğunu yerine getirirken senin de bahsettiğin gibi 70 yaş üstü şirketin faaliyet alanı ile ilgili tecrübesi olmayan kişileri icardan sorumlu olacak yönetim kurulu üyesi olarak atamak ne kadar faydalı olacaktır? Yine bildiğim kadarı ile Almanya’da kadın gözetim kurulu üyesi atanmasına ilişkin düzenlemeler de mevcut. Sadece kadın olduğu için atanması da yeterli değil, aynı zamanda sorgulayacak, farklı düşünceleri sunacak, kendi fikirlerini beyan edecek. Yani karar aşmasında farklı bakış açılarının da yer alması gerekir. 

Maalesef birçok pay sahibi hisseyi finansal bir araç olarak görmektedir. Aslında hisse sizi şirket ortağı yapar bu nedenle de iyi yönetim talebini organize bir şekilde yerine getirmelidirler. 

Ali: Orada bahsedilen, senin gözetim kurulu diye bahsettiğin, Aufsichtrat üyeleri. Ben de şimdi baktım, mevcut durumda 5 gözetim kurulu, 3 yönetim kurulu (Vorstand) üyesi var. Her iki kurulda da birer kadın var.

Wirecard Vorstand

Muzaffer: Şirketi zorlayacaklardan birisi ise pay sahipleridir. Mevzuata uyum konusunda düzenleyici otoriteler teknik denetim yapabilir ama işin özüne ilişkin pay sahipleri daha iyi organize olmalı ve şirketten gerek anlamda kurumsal bir yönetim yapısı oluşturmasını talep etmelidir. Maalesef birçok pay sahibi hisseyi finansal bir araç olarak görmektedir. Aslında hisse sizi şirket ortağı yapar bu nedenle de iyi yönetim talebini organize bir şekilde yerine getirmelidirler. 

Ali: Financial Times’dan öğrendiğimiz kadarıyla Wirecard’ın bilinen ilk sıkıntılı eylemi 2005 yılına kadar geri gidiyor. Halka açılmayı kolaylaştırmak ve o sırada bazı finansal raporlama sıkıntılarının etrafından dolanmak için, halihazırda halka açılmış bir call center  firmasını satın alıp onunla birleşmişler. İlk iddiaların gündeme gelmesi ise 2008 yılını buluyor. Wirecard, açığa satışçı denilen bu aktivist yatırımcıların iddialarının yatırımcı tabanına yayılmasını engelleyebilmek için hemen Ernst & Young (EY) firmasına özel bir denetim yaptırıyor. Rapor, “sıkıntı yok” şeklinde çıkınca, ertesi yıl bağımsız denetçisini değiştirip EY ile çalışmaya başlıyor ve bu durum günümüze kadar sürüyor. EY, şu anda “karmaşık bir yolsuzluk şeması” ile karşı karşıya olduklarını iddia ederek en son 2018 yılında onayladığı finansal raporlara ilişkin sorumluluğundan kurtulmaya çalışıyor.

Bağımsız denetim ve finansal raporlama zorunlulukları halka açık şirketlerin kurumsal yönetim ilkelerine uymalarını sağlamak için önemli araçlar. Üzerine muazzam detaylı düzenlemeler olan bağımsız denetim kurumunun hala böyle skandalların parçası olması seni umutsuzluğa sürüklüyor mu? Düzenlemeleri artırmak çare değil gibi, ne dersin?

Muzaffer: Buraya iki açıdan bakmak gerekir. Ortada hile veya denetçinin kusuru varsa zaten söyleyecek lafımız yok ama ortada sistemden kaynaklı bir sorun varsa sebeplerini tartışmak lazım. Aslında bağımsız denetime verilen ehemmiyet beni hep şaşırtmıştır. Bağımsız denetim bir muhasebe denetimidir, belgelerin denetimidir; özün denetimi değil. Yani bağımsız denetim şirketinin yetkisi sınırlıdır. Bu demek değildir ki EY işini iyi yaptı. O, sanırım savcılık soruşturmasında ortaya çıkacak. Ama bağımsız denetim bence çok da ilaç değildir. Şöyle diyelim, yönetim 100 Avro edecek bir hizmeti 1000 Avroya faturalandırarak aldıysa bu işlem bağımsız denetimden sorunsuz geçer. Ama büyük bir hile de vardır. İşte burada her şey şirketin içerisindeki iç gözetim ve denetim sisteminin iyi kurulmasına bağlıdır. Yani yönetim kurulunun icracıları gözetlemesi ve denetlemesi, ayrıca içerde etkin bir iç denetim mekanizmasının oluşması ve bunların hepsi ile birlikte pay sahiplerinin etkin bilgiye erişmesi ve yönetim üzerinde gözetim ödevlerini yapması gerekir. 

Bunların hepsi yapılsa bile diğer bir büyük sorun, global piyasa yapısıdır. Biliyorsun her bir şirket kendi ülkesinde kurulmuş ve kişilik sahibi olmuştur. Bu şirket başka ülkede %100 sahip olduğu yavru şirketler kursa bile bu şirket hukuken tamamen ayrı kişidir ve kurulduğu ülke hukukunun kurallarına tabidir. Yani Wirecard, Türkiye’de Wirecard Türkiye kurunca, tamamen ayrı iki şirketten bahsetmeliyiz. Bu da aynı grup içerisinde farklı onlarca sistem doğurmaktadır ve gözetimi denetimi neredeyse imkansız hale getirmektedir. 

hiçbir şey tesadüf değildir

Ali: Wirecard CFO’su Kasım 2019’da, şirketin 5500 çalışanından 230’unun uyum departmanında çalıştığını açıklayarak, güven mesajı vermeye çalışıyordu. Şirketlerin kurallara uyum çabasını nasıl karşılıyorsun? Cinsel ayrımcılıktan iş güvenliğine, rekabet hukukunda yolsuzluğun önlenmesine kadar birçok konu uyum sorumlusu olarak adlandırılan yeni iş pozisyonunun görev tanımını oluşturdu. Bütün bu çaba, şirketin tüzel kişiliğinin, “Bakın, ben elimden geleni yapıyorum. Eğer hala sorun çıkıyorsa, bu benim suçum değil, bireylerin sorunu” diyerek işin içinden çıkması için mi? 

Muzaffer: Bu soruna iki açıdan bakmak istiyorum. İlki şirket gerçekten iyi niyetli uyum departmanları oluşturabilir. Fakat yine de başarısız olabilir. Bunun bence sebebi uyumun yanlış anlaşılmasıdır. Uyum konusuna aşırı şekilsel yaklaşıldığını düşünüyorum. Bu yaklaşım uyumun özünü kaçırmakta ve mevzuat uyumuna dönüştürmektedir. Bir de buna şirket içinde menfaat çatışmaları eklenince aslında ortaya daha da kaotik bir durum çıkıyor. Ama senin de dediğin gibi sorun çıkarsa uyum sorumlusu günah keçisi ilan ediliyor. 

Diğer taraftan uyumu bu kadar önemsemek kısa dönemli kar beklentisi önünde hep engel olarak görülür. Şirketlerde, özellikle de halka açık şirketlerde, pay sahiplerinin kısa dönemli kar beklentisi kaynaklı baskılar ile finansallar hep temel gösterge oluyor. Bu nedenle yönetim kuralları uyum konularını esnetmeye başlıyor. Bir kere esneme başlarsa da bunun sonu yoktur. Onun için yaklaşımın uzun dönemde sürdürülebilir bir sistem kurma çabası üzerine kurulması gerekir. 

-Bu skandal “Düzenleyici kurum iyidir” algısının sonunu getirir mi?

-Getirmez 😊

Ali: Wirecard hem halka açık bir şirketti hem de banka sahibi bir ödeme sistemi kuruluşuydu. Dolayısıyla fazladan birçok düzenlemeye tabiydi. Ve fakat öte yandan, kendisini düzenleyen kurumun (BaFin) gurur duyduğu, göz bebeği muamelesi gördüğü çok belli olan, yüzü aşkın ülkede faaliyet gösteren bir teknoloji şirketiydi. Bir şirketin düzenleyici kurumu ile böyle bir romantik yakınlaşma içine girmesi herkes için kötü sonuçlar doğurdu. Sadece sisteme güvenen kreditörler, hisse yatırımcıları zarar görmedi; BaFin ve genel olarak Alman iş dünyası için de utanç verici bir durum ortaya çıktı. “Düzenleyici kurum iyidir, uzmandır, etkindir, tekniktir, candır” algısının sonunu getirir mi bu?

Muzaffer: Getirmez 😊 Çünkü bu sistem herkesin işine geliyor. Düzenleyici kurum aslında bir illüzyon yaratıyor. Bu, herkesin işi başkasına attığı ama kimsenin görevini yapmadığı bir ortam yaratıyor. Ne demek istiyorum, pay sahipleri bağımsız denetçiye, denetçi düzenleyici kuruma, kurum iç denetim sistemine güveniyor. Zaten kimse de işini yapmayınca sorumlu olmuyor. Bu ortamda çok düzenleme, tarafların sorumluluğu sulandırmaktadır. Bu arada Almanya’daki kaçıncı büyük skandal oldu bu son yılardaki?

Ali: 1990 lardan sayarsak: Siemens, VW, Wirecard… Daimler’in Türkiye’de otobüs ihalesinde rüşvet vermesi de var.

Muzaffer: Bence her şeyin bu kadar komplike olduğu bir dünyada öze dönülmelidir. Temelinde ekonomik anlamda şirket bir sözleşmeler bütünüdür. Yani pay sahipleri kendi aralarında, pay sahipleri ile yönetim arasında ve şirket ile üçüncü kişiler arasında sözleşmeler vardır.  Bu durumda şirketin işleyişinde bu sözleşme ilişkilerinin temele alınması esasına dönülmelidir. Yani pay sahibi gerçekten pay sahibi, yönetici gerçekten yönetici olmalıdır. Ben olsam hisse piyasasında bırak açığa satış yapmayı, hisse alanın en az 6 ay elinde tutması kuralı bile getiririm. Nitekim devlet, şirketin temelinde olan sınırlı sorumluluk ve ayrı tüzel kişilik ilkesini bu şekilde organize olmaları için getirmedi. Herkesin canı yanacaksa o zaman farklı hareket edecektir.

Skandaldan büyük yara alan düzenleyici kurum BaFin

Sistemin aşırı kazuistik olması gerçeği saklamak için muhteşem bir ortam yaratır.

Ali: Almanya deyince eskiden futbol takımı ve otomobil markaları gelirdi. Ancak artık büyük şirket yolsuzluğunda dünya markası oldu diyebilirim. Önümdeki resme bakınca iki ayrı çıkarım yapmam mümkün: 1) Sistem çalışıyor ki, bu yolsuzluklar ortaya çıkıyor. 2) Almanların aşırı düzenlemeci, kazuistik yaklaşımları kamu yararına bir sonuç doğurmuyor. Belki de süreçleri karmaşıklaştırarak olan biteni gizlemeyi kolaylaştırıyordur. VW’nin dizel skandalının ABD kurumları, Wirecard’ın da İngiliz FT tarafından ortaya çıkarıldığını hatırlarsak sanki ilk çıkarım duvara tosluyor. Sen ne dersin? Ülkeye özgü bir neden aramak doğru olur mu? Yoksa tesadüf deyip geçelim mi?

Muzaffer: Büyük laf ederek başlayalım: hiçbir şey tesadüf değildir. Bence sorunun cevabını yukarıda arayabiliriz. Sistemin aşırı kazuistik olması gerçeği saklamak için muhteşem bir ortam yaratır. Bir de biliyorsun Almanya’da pay sahipliği genelde holding şirketlerinin elindedir. Ayrıca kamu da hem pay sahibi olarak hem de piyasaya müdahaleleri ile önemli oyuncudur. Bak Lufthansa’nın bile %20 payı devlete geçti. Bir sonraki skandal geliyor. 

Bu durumda aslında çatışan menfaatler değil uyuşan menfaatler söz konusudur. Düzenleyici, pay sahibi, devlet ve şirket çok iç içe geçmiş oluyor. Bakın bakalım, Alman gözetim kurullarının ne kadarı eski kamu görevlisidir. Sorun buradadır. Almanya’dan daha çok skandal çıkar. 

Ali: Zaman ayırdığın içi çok teşekkürler Muzaffer. Aydınlatıcı bir söyleşi oldu.

Dr. Eroğlu: Uyum, mevzuat uyumu ile sınırlı kalıyor. Skandalların devamı gelir” için 2 yorum

Bence olay şöyle:

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.