İsviçre’ye Yeni Radyo ve Televizyon Yasası

İsviçreli seçmen Haziran ayında %50,08’lik kıl payı bir çoğunlukla Radyo ve Televizyon Yasası’nda yapılan pek çok değişikliği kabul etti. Böylelikle evrensel radyo ve televizyon ücreti de dâhil olmak üzere tartışmalı birçok değişiklik gerçekleşmiş oldu.

İsviçre’de yaşanan bu gelişmeler Türkiye’deki mevcut durumu değerlendirmek açısından bizler için önemli bir fırsat. Bu doğrultuda en çok finansal anlamda kayda değer değişikliklerin yanı sıra, medya sektörünü bir yandan özgürleştiren bir yandan da yeni kısıtlamalar getiren hükümlere dikkat etmek gerekiyor.

dreamstimemaximum_14325099Yeni yasanın en can alıcı boyutu, finansal konularda önemli gelişmelere yol açması. Hazırlık sürecinde temel tartışma evrensel radyo ve televizyon ücretine yoğunlaşmıştı. Eski yasaya göre, devlete ait radyo ve televizyon kanalları ile özel radyo ve televizyon kanallarının finansmanı ve sübvansiyonu, radyo ve televizyon mülkiyetinden alınan vergilerle karşılanıyordu. Bu sistemde bir kişi sahip olduğu radyo ve televizyon cihazlarının sayısına göre vergi ödüyordu. Yani radyo ya da televizyonu olmayan bir kişi, vergiden muaf tutuluyordu. Buradaki temel sorun ise, artık televizyon ve radyo hizmetlerine akıllı telefon, tablet ve benzeri cihazlardan erişimin son derece mümkün ve yaygın olmasıydı. Diğer yandan bu tip mülkiyetlerin kontrol ve takibinin çok zor olması, ciddi bürokratik masraflara da neden oluyordu. Bu adaletsizlik ve verimsizliklerin giderilmesi için yapılan değişiklikle artık tüm İsviçreli haneler, radyo ve televizyon sahipliğine bakılmaksızın eşit bir harç ödeyecek.

İsviçre Sosyalist Partisi’nin desteklediği yasaya yöneltilen ciddi itirazlar da var. Bunlardan en önemlisi, teknik bir değişiklik adı altında federal düzeyde kişisel bir vergi getirildiği ve bunun İsviçre’de ancak anayasal bir değişiklikle mümkün olabileceği; dolayısıyla yeni yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu. Ancak muhaliflerin lideri Jean François Rime’in herhangi bir başvuruda bulunmayacaklarını açıklamasıyla yasanın kalıcı olacağına yönelik kanaatler de güç kazanmış oldu.

Aslında Türkiye’de de benzer tartışmaların olduğu söylenebilir:

3093 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Gelirleri Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca, halk arasında “TRT payı” olarak bilinen vergi, hem elektronik cihaz satışlarında bir defaya mahsus olarak hem de elektrik faturalarından düzenli bir şekilde tahsil ediliyor. Yani İsviçre’deki yasanın eski ve yeni hallerinin bir karışımı uygulanmakta. Son dönemde bu verginin kaldırılmasıyla ilgili çeşitli girişimlerde bulunuldu. 13 Temmuz’da CHP’nin verdiği elektrik faturalarında TRT payının kaldırılmasına yönelik yasa teklifi de bunlardan biri.

İsviçre’deki yeni yasayla, kamu hizmeti anlaşmalarına tabi ve ücret-bölüşümü lisansına sahip özel yayıncıların finansal durumları da iyileştirilmiş görünüyor. Geçmişte toplanan harçların tamamı, bu durumdaki yayıncılara dağıtılamıyor ve 69 milyon İsviçre frangı artıyordu. Bu sorunu çözmek adına yayıncılara dağıtılacak harç oranları esnetildi ve artan miktarların nasıl kullanılacağıyla ilgili düzenlemeler getirildi.

Bunun yanı sıra, Federal İletişim Ofisi gelecekte (özellikle DAB+ olmak üzere) yeni yayın teknolojilerini teşvik etmek için yalnızca yatırım maliyetlerini değil aracı ağların işletme maliyetlerini de kısıtlı süreler için sübvanse edebilecek. Benzeri uygulamaların Türkiye’de yürürlüğe konması halinde olumlu sonuçlar doğurması muhtemel.

Bütün bu mali tartışmaların yanında, İsviçre’deki yeni yasanın medya kuruluşlarını özgürleştirici özellikleri dikkat çekiyor.

Yeni yasada radyo ve televizyon yayıncılarının devletten bağımsızlığına önemli bir vurgu yapıldığı görülüyor. Eski yasada bu konuyla ilgili eksiklikler olması nedeniyle, bu eklemelerin gerekli olduğu düşünülebilir. Türkiye’de her ne kadar 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 6. maddesinde “medya hizmet sağlayıcının bağımsızlığı” vurgusu yapılsa da, uygulamada bu yönde somut ve inandırıcı adımlar atılması gerekliliği mevcut. AB Komsiyonu’nun 8 Ekim 2014’te açıkladığı 17. İlerleme Raporunda Türkiye’de medya ve basın üzerinde devletin uyguladığı sindirici baskıya geniş bir yer verilmişti. Bu yönden İsviçre’deki bu eğilimin Türkiye’ye de örnek olması temenni edilebilir.

Önemli bir başka yenilik de yayın kısıtlamalarının feshedilerek, yayıncıların yayın alanlarının içinde ve dışında yayın yapabilmelerinin mümkün kılınması.

Ayrıca, Federal Konsey sonunda 2×2 kuralı olarak bilinen uygulamayı yeni dijital yayın teknolojilerini desteklemek bushradio_1122198camacıyla esnetme imkanı da buldu. Bu kural her bir yayıncının en fazla iki radyo ve iki televizyon lisansı alabileceğini öngörüyordu. Türkiye’de benzer şekilde 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 19. maddesinin 1. fıkrasının d. bendi “bir gerçek veya tüzel kişi doğrudan veya dolaylı olarak en fazla dört karasal yayın lisansına sahip medya hizmet sağlayıcı kuruluşa ortak olabilir” şeklinde bir hüküm getirmekte. Ancak buna ek olarak, bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı hisse sahibi olduğu medya hizmet sağlayıcı kuruluşların yıllık toplam ticarî iletişim gelirinin sektörün toplam ticarî iletişim gelirinin yüzde otuzunu geçmemesi gibi başka sınırlamalar da bulunmakta.

Medya rekabet hukukuyla ilgili dikkat çekici hususlara da değinmeden geçmeyelim. Değişiklikten önce, hakim bir medya teşebbüsünün bulunduğu alanlarda lisans alınması çok zordu ve bu da düşünce çeşitliliğini zedeliyordu. Yeni yasa bir yandan lisans yükümlülüklerinden vazgeçerken diğer yandan medya rekabetiyle ilgili hükümleri sürdürüyor. Bundan böyle sorumlu Federal Çevre, Taşımacılık, Enerji ve İletişim Departmanı (ÇTEİD), düşünce çeşitliliğine yönelik bir tehdidi soruşturduğunda pazar tanımı ve hakim durum tespiti konularında Rekabet Otoritesine danışması gerekecek. Komisyon tavsiyesini rekabet hukuku prensiplerine dayanarak verecek. ÇTEİD bugüne kadar pazar tanımını kendisi yaparak ve yalnızca hakim durum tespiti konusunda tavsiye alarak tepki çekiyordu. Bu gelişmeler medya rekabet hukukuyla ilgili herhangi bir mevzuat bulunmayan Türkiye’ye de yol gösterebilecek nitelikte.

Ancak yeni yasa, yukarıda değindiğimiz özgürlüklerin yanında bazı kısıtlamaları da beraberinde getiriyor. AB’nin yeni direktifi doğrultusunda reklam süreleriyle ilgili yeni sınırlandırmalar getirilerek saat başı ortalama 12 dakikadan fazla reklam konulması yasaklandı. Bu hüküm Türkiye’de de 6112 sayılı Kanunun 10. maddesinin 2. fıkrasında bulunuyor. Diğer yandan ücret-bölüşme lisansına sahip 13 bölgesel televizyon istasyonuna ana haber bültenlerini altyazılı yapma zorunluluğu gelmiş durumda.

Anlaşılacağı üzere, gerek tartışmalı yeni ücret modeli gerek özel yayıncılara kayda değer etkileri olacak diğer değişikliklerle yeni yasa, oldukça ihtilaflı unsurlar barındırıyor. Genel olarak kısıtlamaların esnetildiği söylenebilir; ancak getirilen yeni sınırlamalar da gözden kaçmamalı. Ayrıca bu değişikliklerin özel yayıncıların yapısal dezavantajlarını hafifletip hafifletmeyeceği de şimdilik belirsiz. Yine de benzeri bazı değişikliklerin Türkiye’de faydalı sonuçlar doğurabileceğini düşünmek mümkün.

Reklamlar