antitrust / Birleşme & Devralma / competition law / Hakim Durum / Rekabet hukuku / Rekabet Kurumu / Sinema / Türkiye

Sinema salonlarında bir hayalet dolaşıyor… Emek sinemasının hayaleti…

Sayın üstadım Ali Ilıcak’ın geçen haftaki yazısını görünce 2012 Ocak ayında Pazarlardan Haberler’e yazmış olduğum şu naçiz yazıyı hatırladım. Sonradan baktım ki o yazı Pazarlardan Haberler’de yazdığım son yazıymış. Kaldığımız yerden yeniden başlamak için ne de güzel bir sebep…

İki buçuk sene önce Rekabet Kurulu’nun işleme izin vermesini haberleştirirken, sinema endüstrisinin geçirdiği evrime de Emek Sineması metaforu üzerinden biraz değinmişim. Geçen süre zarfında Emek sineması yıkıldı ve gerçekten de AVM oluyor. Muhtemelen Mars’ın bir şubesi de AVM’nin üst katına inşa edilecek (inş cnm ya!) ve Emek Sineması’nın bir parodisi olacak sinema salonuna açılacak.

Emek Sineması

Emek sinemasının yıkılması bizler gibi tabi ki çoğu sinemaseveri, sanatçıyı ve sepetçiyi üzdü. Emek Sinemasının yıkılacağı haberleri üzerine ben de Don Kişot misali bir boykot kararı almış ve bazı bazı diğer Otpor’cu arkadaşlarımda önünde kalabalık oluşturmuştum. Yaklaşık 3 senedir de 1-2 istisnayı saymazsak AVM sinemalarına gitmiyorum. Tabi kendim gitmeyince ben de sanıyorum ki kimse gitmiyor. Meğer kazın ayağı öyle değilmiş.

Ali Ilıcak’ın Rekabet Kurulu’nun Mars-AFM birleşmesini tekrardan nihai incelemeye aldığını haber veren yazısını okuduktan sonra hemen kısa bir araştırma yaptım. “Box office Türkiye” diye google’a yazınca çıkan ilk siteden elde ettiğim bazı veriler ışığında sinema salonu pazarının geçirdiği değişimi anlamlandıracak bazı bilgilere erişmeye çalıştım.Tabi bu bilgiler Mars salonlarına özgü değil, pazarın tamamını kapsıyor ve doğrulukları konusunda hiç bir fikrim yok.

Kabul etmeliyim ki; kendi Kalamış’a kadar gidip de bir tatlı huzur bile alamadan geri dönmeye teşne hayat görüşüm bana yaşanan bu yoğunlaşma sonucunda fiyatların çok artmış, film seçkisinin kar kaygısıyla kısıtlanmış, sinemaya giden seyirci sayısının da düşük olması gerektiğini dayatıyordu. Bana göre, pazarda tekelleşme çanları çaldığı gibi, sunulan seçenek sayısı da azalmış, millet fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş, gidecek güzel film bulamıyordu. Hadi kendime çok haksızlık etmeyeyim; zira yoğunlaşmanın arttığı bir pazarda fiyatların artmasını ve arzın da azalmasını beklenir.

Sonra rakamlar bir tokat gibi çarptı yüzüme… Sinemaya giden seyirci sayısı 2005’ten bu yana (2013 sonuna) neredeyse 3 (gerçekte 2,7) katına çıkmış. Mars devralmasına izin verilmesinden bu güne de seyirci sayısı %25’ten fazla artmış. Seyirci sayısının artması benim tahminlerimi boşa çıkarttı ama yılmadım. Bir de fiyatlara bakayım dedim. Ortalama bilet fiyatları ise 2005’te 6,63 TL iken 2013 itibariyle 10,03 TL olmuş, yani %66 artmış. A-ha! dedim yakaladım. Ama tabi enflasyon faktörü var. Hemen bir kağıt çıkartıp 2005’ten beri enflasyonu ortalama %5’ten alıp bakkal hesabı yaptım fiyatlar genel düzeyinin en az %40-50 oranında yükseldiğini üzüntüyle gördüm. Eee bir de sunulan hizmet de değişti yıllar içinde. Eskiden Kızılderili oku atınca “Amanınnnn!” diye kafamızı eğmiyorduk, sinemadan çıkarken gözlükleri çaktırmadan eve götürmüyorduk. Ortalama fiyatlardan da tezimi destekleyen bir sonuç çıkmayınca eve gittim duşu açıp yerde bir köşeye kıvrılıp sessiz sessiz ağladım.

Vizyona giren film adedini soracak olursanız, o da rekor üzerine rekor kırıyor. Geçen sene 326 yeni film vizyona girmiş, önceki sene 290. Rekabet Kurulu Mars’ın AFM’yi devralması işlemini 2011 Kasımında onayladığını düşünürsek, yoğunlaşma yaşandıktan sonra vizyona giren film sayısı da artmış, ki bu rakam 2005 yılında 223’müş.

Emek Arter

Hızlıca kotardığım (“kotarmak” kelimesini de kullanayım ki sanatsever olduğum iyice belli olsun) ve temeli üniversite yıllarımdaki king partilerine dayanan hesaplamalarımın bir sonucu olan bu veriler tabi ki her şeyi anlatmıyor. Ama bence birçok şeyi de anlatıyor.

Sinemalarda bir hayalet falan dolaştığı yok…

Sinemalarda bir heyyula dolaşıyor, Recep İvedik heyyulası…

8 thoughts on “Sinema salonlarında bir hayalet dolaşıyor… Emek sinemasının hayaleti…

  1. Bu yazının bize hatırlattığı bir gerçek var. Çoktandır diilendirmediğimiz eski hayellerimizin bir motifi olsa gerek o da şu “maddi üretim ilşkisini elinde bulunduranlar entellektuel ürerim ilşkisine elinde bulundurular.” Eskiden yerli film ile uyuşyrulan kafalara şimdi ek olarak yerli dizi furyası eklendi daha sinemalara gelmeden sanatın parayla ilşkisinin vahşi yönüne tanık olmaktayız. Bu açıdan seyirci istatistiği ve bilet ilşkisini görece de olsa kağıda aktaran yazını beğendğimi altını çizrerek belirtirim.

  2. Pazarlardan Haberler’de hep yakalanmaya çalışılan bu dialog ortamını çok önemsiyorum. Vakit ayırıp görüşlerinizi paylaştığınız için de teşekkür ederim. Geç yanıt için de kusuruma bakmayın, biraz yoğundum.

    Uğur Bey’in Rekabet Kurulu’nun işleme ilişkin kararında ilgili pazarı belirlerken, işlemin kaldırdığı suya yaraşır bir ekonomik analiz yapma fırsatını kaçırdığı konusundaki görüşlerinizi paylaşıyor ve gerçekten de tekrar yapılacak nihai incelemenin bu konuda bir fırsat sunduğunu düşünüyorum. Danıştay iptalleri sonrasında açılan soruşturmalar veya örneğimizdeki gibi nihai incelemeler, idare hukukundan kaynaklanabilecek tüm sorunları bir yana koyarsak, Rekabet Kurulu’nun ilk karar sıradaki öngörüleri ile aradan geçen süre zarfında ilgili pazarda gerçekleşen olguların ne derece örtüştüğünü değerlendirme, test etme imkanı sunuyor.

    Yazıyı kaleme alma amacım, esasen Emek Sineması benzetmesi üzerinden, pazardaki rekabeti etkileyen fiyat dışında da bir çok değişken olduğu hususuna dikkat çekmekti. Gerçekten de bir yoğunlaşma sonucunda fiyatların artmasını, tüketicilerin zarar görmesini engellemek tüm dünyada rekabet politikalarının temel görevlerinden… Türkiye gibi sürekli yüksek enflasyonun olduğu ve kalkınmacı politikaların her şeyin önünde olduğu bir ülkede, rekabet politikasına ilişkin tek önemli şeyin fiyat, hatta salt tüketici fiyatları gibi gibi algılanması gibi bir sorun doğuyor. Ancak bana soracak olursanız, bir ülkedeki rekabet politikasının amacının sadece fiyatların düşmesini sağlamaktan daha geniş olması gerekir.

    Yazıda bilet fiyatlarının genel düzeyinin artmadığına ilişkin bazı basit veriler ışığında değerlendirmelerde bulundum. İşleme izin verildiğinden beri, rekabetçi endişelerin yaşandığı büyükşehirlerde ve dar coğrafi pazarlarda fiyatların ne şekilde değiştiği hakkında detaylı bir bilgim yok. Ancak izleyici sayısının artmasının da tek başına bilet fiyatlarına bağlanamayacağını düşünüyorum. Mesela son yıllarda özellikle yerli komedi yapımları çok rağbet görmekte. Bundan 5-6 yıl öncesine kadar böyle bir durum ortada bile yoktu ama geçen sene seyircilerin neredeyse %50’si (yaklaşık 25 milyon kişi) bu filmlere gitmiş. Bu durumda fiyatların artmaması zaten bu fiyatların azami noktada olduğunun bir göstergesi ya da başka bir rekabet stratejisinin de sonucu olabilir. Zira tek bir lokasyonda yer alan konvansiyonel sinema salonlarının teker teker kapandıklarına, fiyatlarını son derece aşağı çekmek durumunda kaldıklarına veya çeşitli ittirme gayretleriyle ayakta kalmaya çalıştıklarına, taahhüt paketine konu sinemaların yer aldığı bir bölgede yaşayan birisi olarak bizzat şahit oluyorum.

    Belirttiğiniz gibi sinema salonlarını değerlendirirken uzak sinemaların birbirleri ile aynı coğrafi pazarda yer almadığı, tüketiciler açısından da alternatif olarak görülmediği herkesin bildiği bir durum. Ancak sinema salonları arasındaki rekabetin etkilediği diğer hususları da es geçmemek gerekiyor. Mesela sinema salonları pazarının mevcut yapısı ile ölçek ekonomilerinden faydalanmadan faaliyet göstermenin son derece zor olduğunu düşünüyorum. Bu durumda taahhüt paketinde yer alan bir sinema salonunu satın alan bir girişimcinin karşısındaki büyük alım gücüyle, sizin işaret ettiğiniz en dar anlamdaki coğrafi pazarda dahi ne şekilde rekabet edebileceği konusunda soru işaretleri doğuyor. Tüketici açısından baktığımızda da işlemin bir yoğunlaşma yarattığını düşünmekle birlikte, bu coğrafi pazar tanımı açısından tartışılabilir. Buna karşın, bir sinemasever değil de bir reklamveren veya film dağıtımcısı olsaydım bu durumda işlemin bir yoğunlaşma yarattığı konusunda tartışılacak çok bir şey bulamazdım diye düşünüyorum.

    Bunun yanında aslında konunun bir de en çok tartışma gerektiren ama tartışılmayan bir noktası var ki; benim en temelde vurgulamak istediğim nokta buydu. Ali Bey de sağolsun bu konuya parmak basmış. Rekabet politikası toplumsal refahı maksimizasyon amacını taşıyorsa, sinema salonlarındaki arz çeşitliliğinin de rekabetin bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. Bir sinema izleyicisi olarak zaten gitmeyeceğim bir filmin biletinin 3 lira veya 50 lira olması benim için bir şey ifade etmez. Ama gitmek isteyip de hiçbir salonuda oynamayan veya Türkiye genelinde 1 veya 2 salonda oynayan bir filme gidememek de “dara kaybı” diye Türkçe’ye çevirilen o siyah üçgeni bir ton daha koyulaştırıyor. Türk milleti adına hüküm veren Danıştay’ın Kars’taki sinemaseveri veya İstanbul Başakşehir’de oturup da sadece başka bir coğrafi pazarda, Taksim’de, oynayan filme gitmeye çalışan üniversite öğrencisini de dikkate almasını beklerdim.

    Ama dönüp dolaşıp benzer noktada fikir birliğine varıyoruz. Rekabet Kurulu bu iptal kararı sonrasında işlemi kuyumcu titizliğiyle veya hiç olmadı lokal bir süpermarket birleşmesini inceleyen rahmetli Competition Commission kadar detaylı bir ekonomik analize tabi tutması son derece önemli.

    • Bulut Bey’e yanıtımın biraz geç olduğunun farkındayım ama sıkıcı olma riskini göze alarak konuya devam edeceğim. Bence bir birleşme işleminin kültürel çeşitlilik ya da haber kaynağı çeşitliliğine olan muhtemel etkileri rekabet analizinin dışında ayrı olarak ele alınmalı. Zira etkin rekabet her zaman çeşitliliğe yol açmayacağı gibi çeşitlilik de her zaman etkin rekabet sağlamayacaktır. Eğer Rekabet Kurulu’nun rekabet koruyuculuğu dışında bazı sektörlerde çeşitlilik koruyuculuğu da yapmasını da istiyorsak bunun bir yasal düzenlemesi olması lazım. Böyle bir düzenleme yoksa çeşitliliği rekabeti koruma görevini esneterek korumak bence yanlış.

      Basında bu konuda yazılanlardan sinema izleyicilerinin bir bölümünün serbest piyasa ekonomisi aktörlerinin (ki buna seyirciler de dahil) şahsi eylemleri sonucu ortaya çıkan sonuçlardan rahatsız olduğu görülüyor. Hem vizyondaki filmler hem de sinema salonlarının AVM içinde yapılanmasıyla ilgili tatminsizlikler var. Ama birleşme işlemini bunların sorumlusu olarak görmek doğru mu? Bu tatminsizlikler birleşmeden önce de vardı. Nitekim Mars zincirinin hızla organik olarak büyümesi AVM artışı ile paralel olarak gerçekleşti. Aynı şekilde konvansiyonel sinemaların giderek daha zorlanması da net olarak birleşmeden önce ortaya çıkmış bir durum. Birleşmenin bu trendlere açık bir katkısı olduğuna dair ya da birleşme olmasaydı bu trendlerin tersine döneceğine dair herhangi bir delil yokken Rekabet Kurulu’nun birleşme incelemesi bu tatminsizliklerin giderilebileği bir platform olamaz. Rekabet koruyuculuğunun yeni gelişmekte olduğu bir yargı sisteminde, bir birleşme incelemesinin rekabeti koruma amacı dışında “sektör tasarımı” için kullanılması zaten çok tehlikeli ama burada problemin çözümüne bir fayda sağlayacağına dair bir belirti de yok.

      Mesela konvansiyonel sinemaların rekabet edememe nedeni olarak ölçek ekonomisinden bahsetmişsiniz. Mars ve AFM’nin en azından birinin henüz ölçek ekonomisinden yeterince yararlanmamış olması lazım ki birleşme büyük bir ölçek ekonomisi yaratsın ve konvasiyonel sinemaların “dezavantajını” iki zincirin ayrı olduğu bir duruma göre önemli ölçüde arttırsın. Yani ölçek ekonomisinin kremasının 20 hatta 30 sinemadan sonra ortaya çıkmasına ihtiyaç var. Oldukça detaylı ve veriye dayanan bir analiz olmadan bunun gerçek olduğuna ve bu nedenle birleşmenin daha fazla konvansiyonel sinemanın pazar dışında kalmasına yol açacağına inanmak çok zor. Kaldı ki böyle ise bu konvansiyonel sinemaların (bu kadar lokasyona ulaşamayacakları için) hep verimsiz kalacakları çıkarımına da yol açar. Böyle bir durumda özellikle de konvansiyonel sinemaları zincirlerle doğrudan rekabet için değil başka nedenlerle korumak istiyorsanız bunun çözümü zincirin ölçek ekonomisini engellemek değil konvansiyonel sinemaları bir şekilde sübvanse etmek olmalı.

      Rekabet politikasının fiyatların rekabetçi düzeyde kalmasından daha geniş olması gerektiğini söylemişsiniz. Katılıyorum, politikanın amacı rekabeti korumak olmalı fiyatları düşürmek değil. Alıcı gücü veya etkilenen diğer pazarlar da tabii ki değerlendirmenin bir parçası olmalı. İşlemin bu konularda tüketicilere zarar vereceğine dair somut bir çıkarım olursa sinema izleyicisini bilet fiyatı veya servis kalitesi yönünden etkilemese bile yasaklanması doğru olur. Yalnız bir işlemi alıcı gücüne etkisi nedeniyle yasaklayacaksanız alıcı gücü artışının tüketicileri nasıl olumsuz etkileyeceğine dair somut bir teoriye ve bunun geçerliliğini gösteren bir analize gerek var. Burada kısa bir parantez açarak bu gibi daha karmaşık ve tüketicileri dolaylı olarak etkileyebilecek potansiyel sorunlar nedeniyle birleşme yasaklanacaksa bunun oldukça yüksek bir eşiği olması gerektiğini belirteyim. Sadece en büyük iki zincir bir araya geliyor bir sonrakinin beş-on katı büyük olacak mutlaka büyük alıcı etkisi olur bu da son kertede tüketiciler için kötü olur demek bu eşiğin çok altında kalır. Nitekim rekabet koruyuculuğunda Rekabet Kurulu’ndan çok daha fazla deneyime sahip otoritelerin bile sadece alıcı gücüne artışına dayanarak engelledikleri bir birleşme ben yakın tarihte hatırlamıyorum.

      Daha somuta inersek birleşmenin hem film dağıtımcılarına hem de sinema reklamı dağıtımcılarına olası etkilerinin nasıl tüketicilere zarar vereceğine dair birleşmenin bu pazarlara ulusal veya il bazında bakıldığında yüksek bir yoğunlaşmaya yol açacağından daha gelişmiş bir argüman duyduğumu hatırlamıyorum. Bu argümanın iki büyük problemi var. Birincisi bu yoğunlaşmanın dayandığı pazarlar herhangi bir analizle tanımlanmıyor. Benim anladığım bu pazarlarda yoğunlaşmanın var denmesinin tek dayanağı OFT’nin sinema zinciri birleşmelerinde bu konularda problem yok derken hep ulusal piyasa payları zikretmiş olması. İyi de OFT bu konulara hiç detaylı olarak bakmaya gerek duymamış ki. OFT ben yerel yoğunlaşma için taahhütlerimi aldım, dağıtımcılarla ilişkiler için yerel paylar değil ulusal pazar payı uygun olsa bile bu paylar bir tehlikeye işaret edecek kadar yüksek değil dolayısıyla bu konunun detayına inmiyorum diyor, pazarı bir analize bağlı olarak tanımlamıyor.

      Eğer A sineması B sinemasının seyircileri tarafından alternatif olarak görülmüyorsa bu seyircilere ulaşmak isteyen dağıtımcılar açısından B sinemasına alternatif olabilir mi? Bunun cevabı çok net: olamaz. Peki, dağıtımcı sadece izleyiciye ulaşmak istiyor dolayısıyla A Kars’ta B İstanbul’da olsa da ikisinin seyircilerini (karlılık açısından) aynı derecede faydalı görüyor farzedelim. Bu durumda dağıtımcı A sinemasını B sineması ile olan pazarlığında koz olarak kullanabilir mi? Bunun yanıtı B sinemasını elinde iki sinemadan sadece biri için kopya olduğuna inandırabilmesine bağlı. Eğer B sineması dağıtımcının film ya da reklamını A sinemasında oynatsa da kendisinde de oynatmak isteyeceğini düşünüyorsa (örneğin dağıtımcının o gösterimden gelirinin kopya maliyetini kat be kat aşacağını biliyorsa) dağıtımcı ile olan pazarlığına A sinemasının varlığının bir etkisi olması teorik olarak mümkün değil. Kopyaların dijitalleştiği filmlerin yüzlerce kopya ile vizyona girdiği bir ortamda AFM ve Mars’in görece yüksek seyirci potansiyelli sinemalarının kopya için birbiriyle rekabet ettiğini düşünmek biraz naif. Birleşme öncesi AFM ve Mars sinemalarının reklam ve film programlarının (demografik olarak benzer lokasyonlarda) yüksek derecede örtüşmesi de bu naif rekabet beklentisinin pazarda gerçekleşmediğine işaret ediyor. Ama bu iki zincirin sinemaları filmler ya da reklamların kopyaları için birbirleriyle rekabet etmiyorlarsa o zaman bu ikisinin bir araya gelmesini nasıl yoğunlaşma ve pazarlık gücü artışı olarak değerlendirebiliriz.

      Bu çekinceyi bir kenara koyalım ve ulusal pazar payının dağıtımcılarla olan pazarlıklar için bir anlamı olduğunu varsayalım. Burada ikinci büyük problem karşımıza çıkıyor. Sinema zincirinin dağıtımcılarla olan ilişkilerinde pazarlık gücünün artması nasıl olup da sinema izleyicilerine ya da reklam verenlere zarar veriyor. Böyle olduğuna inanmamız için öncelikle dikey ilişkide birleşme öncesi var olan pazarlık gücü dağılımının seyirciler ya da reklam verenler için daha iyi sonuçlar verdiğine hükmedebilmemiz gerekli. Önce sinema izleyicisini ele alalım. Zincir sinema bilet gelirinden daha yüksek bir pay alırsa bu bilet fiyatını düşürme veya servis kalitesini arttırma güdüsüne yol açacaktır. Ama bunların ikisi de seyirciler için pozitif. Peki, pazarlık gücü değişiminin gösterim programına seyircilere zarar verecek etkisi olabilir mi? Bunu değerlendirmek için dikey ilişkinin taraflarının hangisinin filmlere seyirci potansiyeli açısından objektif hangisinin subjektif yaklaşacağına bakalım. Dağıtımcı X bir salonda dağıtımcı Y’nin filmi 100 seyirciye oynayacağına kendi filminin 10 seyirciye oynamasını tercih eder. Oysa salon işletmecisinin tercihi daha çok seyirci potansiyeli olan filmi (yani dağıtımcı Y’nin filmini) oynatmak olacaktır. Bu durumda zincirin elinin dağıtımcılar ile pazarlıklarda güçlenmesinin gösterim programına bir etkisi olacaksa bu programın daha çok seyirci çekecek şekilde değişmesini bekleyebiliriz. Bu da seyircilerin toplam refahını arttıracaktır. Şimdi reklam verenleri ele alalım. Reklam verenlerin sinema reklamı dağıtımcısının sinemalarla olan pazarlıklarında daha zayıf bir konuma gelmesinden zarar görmelerini bekleyebilir miyiz? Dağıtımcı sinemalara daha fazla gösterim ücreti ödediğinde bunu reklam verenlere yansıtabilirse ve onlar da bu nedenle reklamlarını azalatmak durumunda kalırsa bu mümkün olabilir. Ama reklam verenler tüketicilere ulaşmak için birçok başka mecraya sahipken ve dağıtımcının bu alternatif mecralar toplamı içerisindeki payı oldukça düşük iken bu da şüpheli.

      Sözün kısası artan ulusal pazar payının dağıtımcılara karşı pazarlık payını güçlendirdiğini bile varsaysak işlemin tüketiciler için net olarak zarar verici olması hiç de kesin değil, tam aksi bir sonuç daha olanaklı duruyor. Ama bu varsayımın kendisi de muhtemelen doğru değil. Doğru olsaydı Mars zincirinin geçmişte organik olarak hızla yükselen pazar payının dağıtımcı ilişkilerini etkilemesinin gözlemlenebilen bir kanıtı olması gerekirdi.

  3. Bulut’a yazısı, Uğur’a yorumu için teşekkür ederim. Bu olayın üzerinde neden bu kadar durduğumuzu da bu vesileyle açıklayayım: Çünkü kimse durmuyor! Bırakın yorumlamayı, haber olarak bile bir değeri yok. İşin sosyal boyutunun ne kadar önemli olduğu ortada. Öte yandan rekabet hukuku/politikasında Danıştay’ın rolünü gösteren en radikal örneklerden biri oldu. Hadi, gölgesinden korkanlar, aman aman benim halim yerinde çok şükürcüler betonlaşma-AVM’leşme-Recep İvedikleşme sürecinin önemli bir parçası olan sinema birleşmesini görmezden geliyor ama hiç olmazsa rekabet politikası açısından da üzerine bir tek kelime eden henüz çıkmadı.

    O yüzden yazmaya devam edeceğiz.

  4. Taahhütler sonrası Mars ve AFM birleşmesi ekonomik analiz sonucunda tanımlanmış bir pazarda yoğunlaşmayı arttırsaydı fiyat artışı ve kalite düşüşü öngörünüz muhtemelen gerçekleşirdi. Fakat elden çıkarılan sinemalar listesi zaten seyircilerin birbirine alternatif olarak görecebileceği sinemaların ortak kontrol altına gelmemesini sağlamak hedefi ile düzenlenmişti.

    Taahhütler sonrası birleşmenin İstanbul, Ankara ve İzmir’de veya Türkiye bazında piyasa payını arttırmasının fiyat artışı veya kalite düşüşüne yol açacağı beklentisini ayağı yere değen bir ekonomik analizle desteklemek mümkün değil. Seyirciler seçim yaparken İstanbul’da bir sinemaya mi gitsem yoksa Eskisehir’dekine mi demedikleri gibi Ataköy’deki bir Mars sinemasıyla Maltepe’deki bir AFM sineması arasında da seçim yapmıyorlar. Ama Rekabet Kurulu’nun hiçbir ekonomik analize dayanmadan tanımladığı İstanbul pazarına bakarsanız bu iki sinemanın ortak kontrol altına girmesini yoğunlaşma olarak değerlendirirsiniz.

    Gündemde oldukça yer kaplayan ve görece büyük olan bu birleşmede iktisadi analiz açısından oldukça vasat ve iptal kararı desteklemek için yazılmış bir raportör görüşünün olgularını nihai izin kararının gerekçesinde detaylı olarak düzeltmeyen Rekabet Kurulu, yerel rekabet analizi içtihatını geliştirme şansını cömertçe harcadı. Danıştayın iptali ile bu şansı tekrar elde ediyor ama Mars/AFM ortaklarının ve vergi mükelleflerinin harcamalarını arttırmak pahasına.

Bence olay şöyle:

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.