Ah o eski pazarlar-2: Kayserili ile Angaralı bir olur mu hiç?

orta-halli-osmanlilar_avatar_orj “Ah o eski pazarlar” serisinin ikinci bölümünde Suraiya Faroqhi’nin Orta Halli Osmanlılar  adlı eserini ilginize sunacağım. Kitap, 17. Yüzyıl Kayseri ve Ankara kadı sicillerinin incelenmesi sonucunda bu iki büyük taşra kentinin ahalilerinin mahalle yaşamından, şehirlerin ekonomik yapısına kadar birçok analizi içeriyor. Yazarın yararlandığı siciller gayrimenkul satış kayıtlarını içermekte ve şehirdeki evler hakkında, mimarisinin detayından komşularına, ihtilaflardan evin fiyatına kadar çok ayrıntılı bilgiler içeriyor(muş). Bu verilerden yola çıkarak yazarın yaptığı hukuk ve ekonomi analizlerinin yer aldığı üç kısa bölümü Pazarlardan Haberler’in okuyucularının ilgisini çekeceğini düşünerek aşağıda doğrudan aktardım. Kitap, düzgün tarihçiliğin nasıl yapıldığını göstermesi açısından da etkileyici.

Yazar’ın Ankaralıların ihtilafa düşüldüğünde Kayserililere göre,  davalaşma yoluna maliyetine bakmadan daha tez gittiğini aktardığı bölüm:

Astar ve Yüz (sayfa 233-235) Türkçede “harcanan çabaya değmemiş” düşüncesi “astarı yüzünden pahalı” deyimiyle ifade edilir. Bu başlık altında, bir evin sahipliğinde ilgili ihtilafı kadıya götüren Ankaralıların dava konularının çok değerli bir mülk olup olmadığına, dolayısıyla davanın masrafa değer görünüp görünmediğine bakacağız. Veya dağılımın tamamen rastlantısal olduğu ve sadece geleneksel yargılama prosedürlerinin dökümünü gösterdiği varsayılabilir. Böyle bir durumda “yüz”ün (yani evin) değeri ile “astar”ın değeri (yani mahkemeye gitmenin içerdiği maddi ve manevi masraf) arasında belirgin bir ilişki olmayacaktır. Eğer insanlar ucuz evlerle ilgili olarak sık sık mahkemeye başvuruyor idiyse, miras davalarında kayıt harcının son derece yüksek olduğu yönünde sık sık yapılan şikâyetlere karşın, dava açmak için gereken harcın fazla yüksek olmadığı da varsayılabilir. Harcın yüksek olmadığını, ihtilaflı evlerin fiyatlarını normal yoldan satılan ve satın alınan evlerin fiyatlarının (bkz. Bölüm 3) aritmetik ortalaması ve medyanı ile karşılaştırdığımızda da görürüz. Davalarda belirtilen ev fiyatlarının, mutlaka kısa zaman önceki bir satışa ilişkin olmayabileceğini özellikle hesaba katmalıyız. Tersine, çoğu durumda son satış ve fiyatlandırma yıllar önce yapılmış olabilir. 16.yüzyılın sonu enflasyonun son derece hızlı arttığı bir dönem olduğuna göre, davalarda belirtilen rakamlar düşük fiyatlar yönünde bir yanlılık taşımaktadır. Söz konusu mülkler 1600 yılı civarında satılmış olsaydı fiyatlar daha yüksek olacaktı. 16.yüzyılın sonunda ve 17.yüzyılın başında ihtilaflı evlere ödenen fiyatların aritmetik ortalaması ile medyanının o dönemde el değiştiren evler için talep edilen fiyatlardan düşük olması herhalde bu durumla açıklanabilir. Enflasyon ve paranın değer kaybetmesi 17.yüzyılın sonunda tanıdık olgulardı. Ancak bu olguların emlak fiyatları üzerindeki etkilerinin çok daha az olduğu görülmektedir. 1690’ların Ankara’sında ihtilaflı evler ile olağan alım satımlara konu olan evlerin medyan fiyatları büyük ölçüde aynıydı; ancak aritmetik ortalamalara bakılırsa, ihtilaflı evler normal satış yoluyla el değiştiren evlerden daha pahalıydı. 17.yüzyılın sonlarında Kayseri’de fiyatlar arasındaki fark daha da belirgindi: Satın alınan ve satılan evlerin medyan fiyatları 11.000 akçe idi; buna karşın ihtilaflı evlerin medyan fiyatları 18.000 akçe idi. Aynı derecede belirgin olmasa bile, ortalama fiyatlar arsındaki fark da yüksekti. 17.yüzyılın sonlarında Ankara ile Kayseri’nin genel durumlarının belli açılardan farklılık göstermesi göz önünde bulundurulduğunda, Kayseri’de mahkemeye başvurmanın maddi ve sosyal maliyetinin Ankara’dakinden yüksek olduğu ve bu yüzden Kayseri halkının mahkemeye ancak “yüz”ün “astar”dan pahalı olması durumunda başvurduğu düşünülebilir. Oysa Ankara’da insanlar, çok sıradan bir ev söz konusu olsa bile, vakit geçirmeden şikâyetlerini mahkemeye götürüyorlardı. Yoksa sorunları resmi olmayan yollardan çözme mekanizmaları Ankara’da Kayseri’de olduğundan daha mı az etkiliydi? Mevcut bilgilerimizle sadece soruyu sorabiliyoruz.

Aşağıdaki bölüm de real estate ve arbitration yapan avukatlara gelsin!

Satıştan Kaynaklanan İhtilaflar (sayfa 241-242) Kentteki bir mülkün satışı sık sık dava konusu olabiliyordu, çünkü büyük olasılıkla alım satımların çoğu kadı siciline kaydedilmiyor, sadece iki şahit huzurunda gerçekleştiriliyordu. Böyle bir satışın tamamıyla yasal olduğu bilinir. Hatta şeriata göre şahitlik, bir davada en önemli şeydir, yazılı belge ikincil önemdedir. Yine de yukarıda belirtilen zamanaşımı kısıtlamasından dolayı, çok eskiden gerçekleşmiş satışlara itiraz genellikle mümkün olmuyordu. Ancak, bazı insanların bu gibi konulardaki haklarının sınırlarını açık seçik bilmedikleri görülmektedir. Bir başka ihtilaf nedeni de evin, hissedarlardan birinin yokluğunda satılmasıydı; hissedar geri döndükten sonra satışa itiraz edebiliyordu. Veya alım satımın taraflarından biri daha sonra fikrini değiştirebiliyordu. Seydi b. İskender, ölene kadar evde yaşamasına izin verilmesi koşuluyla evini satmıştı. Ancak satın alan kişi bu anlaşmaya sadık kalmadı ve büyük olasılıkla yaşlı bir adam olan Seydi’nin eve girmesine izin vermedi. Bunun üzerine Seydi, yukarıda belirtilen koşullarda bir satış yapıldıktan sonra alıcı Amr satıcı Zeyd’i evden kovarsa satışın geçersiz olacağını söyleyen bir fetva çıkarttırdı. Mahkeme satın alan evi iade etmesini emretti; Seydi de satıştan aldığı parayı geri verecekti. Ev satın alan insanların satın aldıkları evin parasını topluca ödemeyip, bir kısmını ödeyerek evin zilyedi olmaları durumunda da ihtilaf çıkabiliyordu. Şevval 1007/Nisan-Mayıs 1599 tarihinde Şaban b. Mustafa evini satın alan ama parasının yarısını hâlâ ödememiş olan Piyale b. Abdullah’ı mahkemeye verdi. Piyale ödemesi için kendisine 60 gün süre tanındığını söyledi. Şaban bunu inkâr edince Piyale birisi ulemadan olmak üzere iki şahit gösterdi; davayı kazanmış olduğunu varsayabiliriz. Ankara’nın Kâfirköy mahallesinde yaşayan ve evini 3.100 akçe karşılığında İskender ve Arslan’a satan Mustafa b. Sinan’ın davası da oldukça benzer bir sorundan kaynaklanıyordu. Mustafa bir süre sonra, bu satıştan hâlâ kendisine bir miktar borcu olduğunu söyleyerek İskender’i mahkemeye verdi. Bazı durumlarda da bir evin alım satımı alıcı ve satıcı arasında süregiden iş ilişkisinin sadece bir parçası olduğu için durum karmaşıklaşabiliyordu. Dolayısıyla, bu muameleden kaynaklanan borçları saptamak zor olabiliyordu; hatta en azından bir keresinde taraflar davalarından tam olarak emin olamadıklarından mahkeme dışında anlaşma yoluna gittiler. Bir satışın söz konusu evin bulunduğu kentte değil de, bir başka yerde gerçekleşmesi durumunda da ihtilaf çıkabiliyordu. Eğer evde hissesi olan insanların sayısı çoksa ve haberleşmeleri zor ise, ev iki değişik kişiye bile satılabiliyordu. Hatta hissedarlardan biri iyi niyetli olmayabiliyor ve bu karmaşık durumdan kendisine yarar sağlamaya çalışabiliyordu. Ankara’nın Ahi Hacı Murad mahallesinde bulunan ve Ankara’da ve Bursa’da ayrı ayrı satılan ve satın alanların konuyu mahkemede böyle bir şey meydana gelmişti. Davacı sulhen anlaşmaya ikna edildi; hukuken oldukça sağlam bir durumda olmalıydı çünkü davadan vazgeçince evin fiyatının yarısından fazla tazminat aldı. Kadı sicilindeki kayıtlarda konu hakkında hiçbir şey olmamasına karşın büyük bir olasılıkla evi satanlardan tazminata katkıda bulunmaları istenmiştir.

Görüldüğü gibi ecdadımız da askeri vesayete pabuç bırakmamış:

[Ara] Sonuç (sayfa 248-250) Davacılar ile davalıların kişisel verileri incelendiğinde bütün Ankara halkının mahkemelere kolaylıkla başvurabildikleri görülmektedir. Erkek, kadın, Müslüman, gayrimüslim, İmparatorluk’taki sıradan halk ve Osmanlı merkezi yönetiminin memurları-hepsi de hemşerileri tarafından haklarının çiğnendiğini düşündüklerinde hemen mahkemeye başvuruyorlardı. Tüm davacıların yaklaşık dörtte birinin kadın olması özellikle dikkat çekicidir. Kadınlar gayrimenkulün kontrolünü ele geçirmek için, sadece komşularını değil, aynı zamanda aile bireylerini, hatta zaman zaman kendi kocalarını bile mahkemeye veriyorlardı. Daha önce de belirtildiği gibi, 17.yüzyılda Ankara ve Kayseri’de gayrimenkul sahibi kadın oranının büyük olasılıkla çok yüksek olmaması bu durumu çok daha ilginç kılmaktadır. Böylece, Jennings’in 17.yüzyılda Osmanlı mahkemelerinin sık sık kadınların koruyucusu gibi davrandığı yönündeki vargısı burada ele alınan malzeme ile doğrulanmış olmaktadır. Zimmiler de hiç çekinmeden mahkemeye başvuruyor ve şeriata göre mirastan paylarını istiyorlardı. Gayrimüslim davacıların oranının şehir nüfusundaki muhtemel oranları ile eşit olduğu, hatta bazen onu aştığı görülmektedir. Bu durum Ankara ile Kayseri’de yaşayan gayrimüslimlerin asimilasyonunun oldukça ileri bir aşamaya geldiğini göstermektedir. Anadolu şehirlerinde yaşayan gayrimüslimler arasında kilise mahkemelerinin etkinlik derecesine ya ad etkin olmadıklarına ilişkin veri olup olmadığını öğrenmek ilginç olacaktır. İncelenen belgelerde böyle bir kurumun varlığına atıf yoktur. Bu bağlamda insan gayrimüslimlerin neden sadece gayrimenkullerle ilgili sorunlarda değil, başka konularda da kadıya bu kadar sık başvurduklarını bilmek istemektedir. Rumeli’de yaşayan Ortodoks Hıristiyanların boşanma ile ilgili şeriat kurallarından yararlanmak için bazen evlilikleri kadı siciline kaydettirdikleri bilinmektedir. Gayrimüslimler miras konularında da belki aynı düşünceyle kadıya başvuruyorlardı. Ankara ve Kayseri’de yaşayan askerîlerin, ya da hiç değilse mahkeme kâtiplerinin kayıt tutma yöntemlerinin izin verdiği ölçüde tespit edebildiklerimizin, mahkemede saldırganlıklarıyla komşularını korkuttuğu söylenemez. Elbette geçek güce sahip olan sancak valileri ile belli başlı mültezimler ele aldığımız kayıtlarda yer almamaktadırlar. Kadı sicillerinin, ancak yeniçeri veya medrese hocası olmak veya Hazreti Muhammed’in soyundan gelmek gibi özellikleriyle komşularından farklılık gösteren daha mütevazı insanlarla ilgilendiği görülmektedir. İhtilaflı gayrimenkul satışları ile ilgili verilerimiz, kentin âyan ve eşrafının faaliyetlerini analiz etme konusuna pek yararlı olmamaktadır. Gelecekte başka yaklaşımlar denenmelidir. 17.yüzyıl Ankara’sı ve Kayseri’sinde kentlileri karşı karşıya getiren konulara gelince, en sık görülen anlaşmazlıklar doğal olarak miras hakkıyla ilgili olanlardı. İhtilaflı satışlar, vakıfların kuruluşu ve faaliyetleri halkın kafasını aynı derecede meşgul etmiyordu. Tek başına ele alındığında bu gözlem çok şaşırtıcı değildir. Ancak yine de yapmak gerekir; çünkü uzun vadede Anadolu insanının ilgilendiği konularda bir değişiklik olup olmadığını görmek, ancak 18. ve 19.yüzyıl kadı sicilleri üzerine yapılan benzer analizler yayımlandığı zaman mümkün olacaktır.

Biz burada yoğuken hayat bulanlara ilgisi olanların okumasını önereceğim eserin güzel Türkçesinin sevgili dayım Hamit Çalışkan’a ait olduğunu da burada aktarmadan edemiyiciim.

Reklamlar