Ah o eski pazarlar – 1: Osmanlı’da Çarşı Esnafı

Eskiden şirin gelen adetler bağlam değiştikçe, “normal” başka seviyelere sıçradıkça artık keçiboynuzu tadı verebilir. Hele ki bu, eski Ramazanları anmak gibi yaratılmış bir adet ise (invented tradition). Ancak içinde kanto, fes, gayrımüslimler vb. müesses nizamın hazzetmediği unsurlar sıkça kullanıldığı için “ah o eski ramazanlar, hele o direklerarası…” adeti de sönmeye yüz tutuyor.  Biz o yaratılmış geleneğe katkıda bulunalım ve piyasadaki rekabet ve buna kamunun müdahalesinin tarihçesini anlatma işini üstlenelim.

Önce Mehmet Genç‘in ve İklil Selçuk‘un anlatımından Ahilerden ve Osmanlı’daki “Çarşı”dan başlayalım.  Sonra denk getirebilirsem Suraiya Faroqhi‘den Ankara’daki sof pazarına bakalım. En sonraki bir yazıda da şeriat hukukunun meseleyi ele alışına değinelim ve dün bugün karşılaştırması yapalım. Yar bana bir eğlence medet!

3842377_orig

Ahiler, esnaf örgütleri ve kamunun rolü

Osmanlı’da kentsel üretimin örgütlendiği lonca teşkilatlarının temelleri Ahilik adı verilen bir teşkilata dayanır. Ahilerin dini, törensel ve mesleki prensipleri vardı. Dini/ahlaki prensipleri  “eline, diline ve beline sahip olma” olarak özetlenebilirdi.

Mesleki prensiplerde de İslam ile Türk geleneklerinin sentezini görüyoruz. Aslında İslami bir gelenek olan hisbe’ye benzeyen, yani şehirlerdeki pazarların denetlenmesine dair kuralları andıran prensipleri vardı. Bunlar da pazarda fiyatların aşırı olmaması (kabul edilebilir kar oranı ekseriyetle %10-20 arasında değişmekteydi) ve pazar yerinde her esnafın hakkı olan ham maddeye uygun fiyatlardan kavuşabilmesiydi. Bununla da kendi ürününün başkasına hammadde teşkil ettiği esnafın birbirine kazık atması engelleniyor, herkese hak ettiği hammaddenin muhakkak ulaşması sağlanıyordu. Bunların bugünkü rekabet kurallarında da izlerini görmek mümkün.

Osmanlı loncaları şehirlerde Ahilerin işlevini devraldı ve ilkelerini sekülerleştirerek kural haline getirdi. Osmanlıda esnaf örgütlenmeleri, bugün bildiğimiz anlamda belirli bir iş kolunun bütününü, hatta birkaç mal veya hizmeti ihtiva eden bir bölümünü kapsamaktan oldukça farklıydı. Çok dar ve sınırlı zümreler halinde, her bir malın hammaddeden başlayarak nihaî tüketime hazır hale gelinceye kadar geçirdiği üretim aşamalarının her biri ayrı bir esnaf birimi olarak örgütlenirdi. Ayrıca her aşamada, farklı mal türleri varsa, onlar da ayrı birer örgütlenme birimi oluştururlardı. Örnek olarak deriyi gösterebiliriz. Hayvancılıktan başlayıp, nihaî tüketim malı olarak ayakkabı haline gelinceye kadar geçtiği her teknik veya ticarî aşama birbirinden bağımsız birer esnaf örgütlenmesine sahne olurdu. Canlı hayvan ticaretini yapan celepler, kesimi yapan kasaplar, ham deriyi işleyen debbağlar, işlenmiş deriyi satan tacirler, nihaî mamul olarak ayakkabıyı yapan kunduracılar birbirinden bağımsız birimler halinde örgütlenmekle kalmaz, ayrıca her aşamadaki farklı mallar da ayrı örgütlenmelere konu olurdu. Sığır ve koyun kasapları birbirinden ayrıldığı gibi, nihaî tüketim malı olarak ayakkabı imalâtında çizme, pabuç, mest, terlik yapanlar da farklı örgütler içinde birbirinden ayrılmakla kalmaz, ayrıca bu ayakkabıların çeşitli dinî zümrelere göre değişen renk veya şekillerini imal edenler de birbirinden ayrı birimler halinde örgütlenirlerdi. Gıda, metal, inşaat, dokumacılık alanlarında da durum pek farklı değildi.

Belli bir yerde aynı işi yapan insanların zümre-içi ilişkilerini genel hukuk ve zabıta kuralları içinde düzenlemek son derece zordu. İlişkiler yoğundu ve çalışanlardan birinin alacağı karar ve tavrın diğerlerini etkilemesi kaçınılmazdı. Bu etkileşimin belirli bir düzenlilik içinde belirli kurallara göre cereyan etmesi, muhtemel ihtilâfların önlenmesi için gerekli idi. Bütün bu ilişkileri düzenleme ve doğacak muhtemel ihtilâfları çözme işini Osmanlı adaletinin temel kurumu olarak kadılık yapabilirdi. Ama, Osmanlı adaletinin ihtilâfları çözmedeki ünü, sadece adliye mekanizmasının iyi işlemesinden doğmuyordu. Bu mekanizmanın iyi işlemesini sağlayan genel sosyal-politik örgütlenmenin de önemli katkısı vardı. Bunu, en kısa ifade ile, muhtemel ihtilâfları asgarîye indirecek ara-örgütlenmelerin etkin şekilde uygulamaya konulması olarak özetleyebiliriz. İşte esnaf örgütleri, ihtilâfları zümreler düzeyinde çözücü mekanizmaları içeren bu genel sosyal teşkilâtlanmanın bir parçası olarak doğmuş bulunuyordu.

Her esnaf topluluğu, meslekî faaliyetinde tabi bulunacağı özel kuralları, normal olarak kendisi kararlaştırır ve bütün ustaların ortak kararı olarak onaylanmak üzere kadıya sunardı. Kadı; şeriata, kanunlara, müesses örf ve adetlere aykırı olup olmadığına dair incelemesini hızla tamamladıktan sonra teklifi dîvana arz ederdi. Dîvanın onayından sonra, ustalar tarafından hazırlanmış bulunan taslak, kendileri için artık bağlayıcı niteliği olan bir temel belge haline gelirdi.

Aynı örgütte yer alacak ustaların çoğunluğuna ait iradeyi yansıtan bu temel belgede ustalık, kalfalık gibi meslekî unvanların kazanılma şartları, çıraklık ve kalfalık süreleri, çalışma şartlan, üretilecek malın cinsi ve kalitesi, hammaddenin temin ve tevzii, dükkânların yeri, sayısı vb. gibi konular yer alırdı. Çoğunluğun iradesi belirli bir konuda değişirse, aynı usul içerisinde bu değişiklikler de belgeye eklenir veya yeni bir belge düzenlenirdi.

Bu şekilde tespit edilen kuralları uygulamak ve muhtemel sapmalara meydan vermemek için bir icra organı gerekli idi. Esnaf örgütünün icra organı, “ihtiyar ustalar”, “nizam ustaları” veya “lonca ustaları” denen ileri gelen ustaların teşkil ettiği bir idare heyeti ile bu heyetin başkanı durumunda olan kethüda ve yardımcılarından oluşuyordu. Kethüdayı, normal olarak esnaf seçerdi.

Ancak, örgüt mensuplarından birinin kurallara aykırı bir davranışı olduğu zaman, esnafın yönetim kadrosunun nasihat, tavsiye ve telkinden öteye herhangi bir hukukî veya icraî yetkileri mevcut değildi. Örgütün yöneticileri, ustalar, hatta esnafın en alt kademesinde bulunan mensuplarının da yüklenebilecekleri tek rol şikâyetini kadı huzuruna getirmekten ibaretti. Kurallara aykırı davranış örgüt-içi çatışmanın sınırlarını aşarak toplumu ve tüketicileri de ilgilendiren boyutlar kazandığı hallerde, kadı ve emrindeki kamu görevlileri kendiliğinden müdahale ederlerdi.

Örgütün ürettiği malın kalite ve fiyatları konusundaki ihtilâflar bu türdendi. Bu konuda esnaf örgütlerinin kuralları tespit etme bakımından da otonomileri çok sınırlı idi. Özellikle fiyatların belirlenmesinde yetki kamu otoritesi olarak kadıya aitti. Esnaf, narhın belirlenmesinde maliyeti ortaya koymanın teknik zorluklarında yardımcı olmaktan fazla bir rol oynamazdı. Ancak hemen ilâve etmeli ki, esnaf, belirlenmesinde danışmanlıkla yetindiği fiyat ve kalite konusunda, genellikle zannedildiği gibi, kayıtsız değildi. Özellikle kalite konusunda kamu görevlileri kadar titizlik gösterirdi. Çünkü bu alanda üyelerinden birinin kurallara aykırı davranışı örgütün zümre olarak sosyal itibarını zedeleyecek sonuçlar doğurabilirdi.

Bununla birlikte narha aykırı davranışlar en sık görülen ihtilâfların başında gelir. Sıklığın önemli bir nedeni ekmek, et vs. gıda maddeleri başta olmak üzere tüketim maddelerinin çoğu için belirlenen narhlarda esnafa tanınan kâr haddinin ortalama %10’u aşmamasıdır. Piyasa faiz haddinin %15-20’nin üzerinde olduğu bir ekonomide, yıllık enflasyonun bazen %5’i geçtiği zamanlarda, narha aykırı davranışların çoğalmasını önlemek kolay değildi.

Narha aykırı davranışlarda, mesela ekmeğin gramajında, veya kumaşın top büyüklüğünde %5 civarında kalan sapmalar, normal beşerî yanılma sınırı içinde düşünülerek herhangi bir ceza konusu sayılmazdı. Sapmalar bu oranı aştığı zaman da, kıtlık ve savaş halleri dışında, genellikle zannedildiğinin aksine, çok sert tedbirlere başvurulmazdı.

İkaz etmek, bir daha yapmamasını tavsiye etmek, kamu otoritelerinin en çok başvurduğu yoldu diyebiliriz. Narhtan sapma yüksek oranlara vardığı ve tekerrür ettiği takdirde, suçlu Müslümansa hapse atılır, gayrimüslim ise küreğe koyulurdu. Ancak cezalandırma fazla sürmezdi. Genellikle birkaç hafta ile birkaç ay arasında bir ceza yeterli görülürdü. Burada önemli olan nokta tekerrürdür. Birkaç kere uyarmadan ceza verilmediği gibi verilmiş olan cezanın süresini belirleyen en önemli unsur da mükerrerlikti. Eğer mükerrerlik yoksa, ciddi görünen suçlar bile kısa bir cezalandırmadan sonra affedilirdi. İnsanın hata yapabileceğini daima dikkate almayı ilke olarak benimsemiş olması, Osmanlı adaletinin ününü yaratan sürat ve sadelik yanında, büyük bir hoşgörüye de sahip bulunduğunu ortaya koyan, kaydedilmeye değer bir niteliğidir.

Hoşgörü konusunda, kamu otoritelerinin tavrı ile örgütün tavrı arasında önemli farklılık bulunduğu, bu alandaki sayısız belgeden açıkça ortaya çıkmaktadır. Kurallara uymayan üyelerine karşı esnafın, çok kere dükkân kapatma, esnaflıktan çıkarma gibi sert ceza talepleri ile huzuruna çıktığı kadı, ekseriya yatıştırıcı, uzlaştırıcı kararlar alır; cezalandırmaya gittiği durumlarda da hemen daima esnafın talep ettiğinden çok daha hafif cezaları yeterli bulurdu.

Esnafın, kurallara uymayan üyelerine karşı genellikle sert tepki göstermesi, esnaf örgütünün sadece meslekî bir kuruluş olmaktan ibaret kalmayıp, sosyal dayanışma, yardımlaşma, birlikte eğlenme gibi yoğun ve çok yönlü ilişkiler içinde bulunan bir cemaat niteliği taşımasından doğuyordu. Bu bakımdan hoşgörü eksikliğini, dayanışma ve bütünleşmeye verilen aşırı önemin bir ifadesi sayabiliriz.

Toplumu ve ekonomiyi düzen içinde tutmaya ait devlet görevinin bir bölümünü, zümre-içi küçük örgütlere devretmekle devlet, güvenlik ve düzeni sağlamak üzere, son derece pahalı ve muhtemelen etkinliği daha düşük kalacak olan muazzam bir bürokrasiyi icraya koymak külfetinden kurtulmuş oluyordu.

Esnaf örgütleri, ayrıca, iktisadî faaliyetin normal seyri içinde servetin mahdut ellerde toplanarak sosyal ve ekonomik düzeni sarsacak dengesizliklerin ortaya çıkmasını önlemenin oldukça başarılı olmuş görünen mekanizmalarından biri olmuştur. Millî gelirde sürekli bir artışın, yani iktisadî gelişme ve büyümenin, ne fiilen, ne de fikren mevcut bulunmadığı bir çağda, fertlerin veya zümrelerin gelirlerini arttırmak, ekseriya başkalarının gelirlerini azaltarak mümkün olabileceği için devlet, bunu önlemek üzere, yüz yüze yakın ilişki içinde kalan mahdut üyeli zümrelerin az çok eşitlikçi karakterdeki örgütlenmelerini desteklemiş ve geliştirmiştir diyebiliriz.

Yukarıdaki parçada Mehmet Genç ve İklil Selçuk’un yukarıda linklerini verdiğim eserlerini çoğunlukla doğrudan kullandım. Kendi yorumlarını yazı dizisinin sonuna saklıyorum. 

Reklamlar