Ya Tutarsa?

Geçen hafta Amerikan Yüksek Mahkemesi 2013 yılının en önemli rekabet davalarından birini karara bağladı. Dava Comcast’a, ülkenin en büyük kablo TV şirketine karşı açılan bir grup davasıydı.

Henüz Türkiye’de yasal bir dayanağı olmamasına rağmen class action olarak adlandırılan grup davaları Amerika ve Avrupa’da oldukça yaygın. Rekabeti ihlal ettiğine hükmedilen teşebbüslere karşı, söz konusu rekabet ihlalinden dolayı zarar gördüğünü ileri sürenler bireysel olarak ayrı ayrı tazminat davaları açmak yerine bir araya gelerek grup olarak bu davayı açabiliyorlar. Yararları oldukça fazla. Dava masraflarının ve sayısının azalması, elde edilen delillerin ortaklaşa kullanılabilmesi, güçlü teşebbüsler karşısında bir araya gelmiş güçlü bir tüketici grubunun olması gibi.

BOS001828

Dava Comcast’in yaklaşık iki milyondan fazla mevcut ve önceki aboneleri tarafından açılmıştı. 1998-2007 yılları arasında şirketin diğer bölgelerdeki rakip kablo TV sağlayıcılarını devralmak ve kendi sistemlerini bu bölgelere genişletmek suretiyle Sherman Yasası’na aykırı bir biçimde tekelleşmeye çalıştıkları ileri sürüldü. Bu duruma örnek olarak Comcast’in 2001 yılında Adelphia Communications’ın Philadelphia DMA’deki kablo TV sistemini devraldığı ve bunun karşılığında Adelphia’ya Palm Beach, Florida, Los Angeles ve California’daki kablo TV sistemini sattığı gösterildi. Bu anlaşma uyarınca Comcast’in 1998 yılındaki 23.9’luk pazar payı 2007 yılında 69.5’e kadar yükseldi.

Aboneler Comcast’in bu davranışı sebebiyle rekabetin kısıtlandığını ve kablo TV hizmetleri bakımından fiyatların rekabetçi bir düzeyin oldukça üzerinde olduğunu, toplamda 875.576.662$ zararın ortaya çıktığını ileri sürdüler. Zarar hesaplaması ise Philadelphia DMA’daki mevcut kablo TV fiyatları ile aslında olması gereken hipotetik fiyat farkına dayanıyordu.

Oldukça sağlam temellere dayanıyor gibi görünen ve yerel mahkeme tarafından da kabul edilen dava Yüksek Mahkeme tarafından reddedildi. Zira yasalar uyarınca grup davası açabilmek için temelde iki şartın sağlanması gerekiyor.

  1. İhtilaf bakımından grup menfaatinin bireysel menfaatten öncelikli gelmesi, bir diğer anlatımla davacının ihlalden doğan bireysel zararın varlığının, gruba özgü deliller yoluyla kanıtlanabilirliğini ispat edebilmesi,
  2. İhlalden doğan zararın grup temelinde hesaplanabilirliği.

Yüksek Mahkeme her iki şartın da gerçekleşmediğinden bahisle davayı reddediyor. Nitekim zarar hesaplamasında kullanılan metodoloji, aslında mahkeme tarafından varlığı reddedilen ihlal iddialarını da içerdiğinden yanlış bir temele dayanıyor. Doğru olduğu kabul edilse dahi söz konusu zararın tüm grup üyeleri, yani ülkenin her bir bölgesi için aynı ve eşit seviyede gerçekleştiğinden bahsedilmesi mümkün olamıyor.

Karar kanımca Türkiye için de oldukça önemli. Az önce bahsettiğim üzere kıyasen uygulanabilirliğini savunanların sayısı az olmamakla birlikte henüz grup davası açabilmek Türkiye için geçerli sayılmamakta. Yine de bir tüketici tarafından açılan bir davanın diğer tüketiciler bakımından emsal kabul edilmesinin karşısında hiçbir engel yok.

Bununla birlikte geçtiğimiz haftalarda sonuçlanan bankacılık soruşturmasında azami faiz oranlarının ve kredi kartı ücret ve komisyon oranlarının birlikte belirlendiğine hükmedilmesi, yani söz konusu banka abonelerinin tamamı için ortak nitelikte bir ihlal ve zararın ortaya çıktığının Kurul kararıyla sabit olması karşısında düşünmeden edemiyorum…

Nasreddin Hoca’nın göle maya çalma fıkrasını ve kendisine deli gözüyle bakan adama verdiği zekice cevabını bilmeyen yoktur sanırım…

Ya milyonlarca banka müşterisinden biri tazminat davası açarsa?

Ya tutarsa?

Reklamlar