Robert Bork: Antitröstün Sonu

ImageRekabet hukuku ile uğraşanların çoğu, en azından kitabının adını duymuştur: Antitrust Paradox: A policy at war with itself. Robert Bork, 85 yaşındaki Amerikalı emekli yargıç ve sansasyon insanı, aramızdayken özlediği ebedi huzura dün kavuştu. Her yargıcın ölüm haberi bültenlere konu olmuyor tabi. Amerikan muhafazakarlığının sembol isminin öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü, bugün tartışığımız (önümüzden akıp giderken ağzımız açık seyretiğimiz demek daha doğru) bazı konuları anımsattı bana.

Rekabet Kurumu’nda uzmanlık tezimi yazarken kitabını okuduğum Yargıç Bork, rekabet hukukunun tüketicilerin harcamalarını azaltmaya yönelik olmayan uygulamalarının saçmalıktan ibaret olduğunu söylüyordu. Ona göre devletin kartel dışında bir oluşumla uğraşmaması gerekirdi. Hakim durumu kötüye kullanmak mümkün değildi. Rekabet Kurumu’nun da topu taca attığı kararlarında sürekli tekrarladığı, “rakibi değil rekabeti koruma” misyonu fikri Bork’a aitti. Kitap 1978’de yayımlandığında sadece Avrupa anlayışına göre değil kendi ülkesine göre de oldukça provakatif bulunmuştu. Ancak dönüp geriye bakınca rekabet politikasını radikal bir biçimde değiştirmeyi başardığı ortada.

Image

Ancak beyfendinin Amerikan kamuoyunda biz nerdy rekabetçilerin bilmediği bir ünü varmış; dün gece ardından yazılanları okuyunca biraz da şaşırdım (Biz biliyorduk, sen duymamışsın diyenler mesaj atsın lütfen).

Watergate Skandalı sonrasında Nixon yönetimi ağır yara alınca, Başkan olayı soruşturan savcıyı görevden almak istiyor. Bunun için kendi adalet bakanına (Attorney General) söz geçiremiyor ve Bakan istifa ediyor. Bakan Yardımcısı da savcıyı kovmayı reddedince bu sefer kendisi işten kovuluyor. Bakanlıktaki üçüncü kişi olan Kanun Sözcüsü (Solicitor General) ise sorun çıkarmadan Nixon’ın talebini yerine geitiryor. O kişi tahmin ettiğiniz gibi, adamımız Bork.

Reagan döneminde prestijli bir temyiz mahkemesine atanan Bork, oldukça çalışkan bir profil çiziyor. Gerekçeli kararlarda katıldığı çoğunluk görüşlerini kendi kaleme alıyor ve bir tanesi bile Yüksek Mahkeme tarafından bozulmuyor. Cumhuriyetçi başkanlar tarafından çok “tutulan” Bork 1987’de, kaydı hayat şartıyla vazife ifa edilen Yüksek Mahkeme’ye atanıyor. Heyhat, güçler ayrılığı illeti Reagan’ın da ayağına dolanıyor. Yakışıklı kovboyun yaptığı tüm atamaları mülakattan geçirip veto etme yetkisini sonuna kadar kullanan Senato’da Bork aleyhinde bir kampanya başlatılıyor. “to bork” fiilinin günlük dile girmesine neden olan bu kampanyanın ateşli hatiplerinden biri, Demokrat Senatör Ted Kennedy, komisyonda şöyle bir konuşma yapıyor:

“Bork’un Amerikası kadınların viranhanelerde kürtaj yapmaya zorlandığı, siyahların kendilerine ayrılmış yerlerde yemek yiyebildiği, başıbozuk polislerin geceyarısı kapısını kırarak vatandaşların evine girdiği, okullarda çocuklara evrim teorisinin öğretilmediği, yazarların ve sanatçıların hükümetin keyfine göre sansürlendiği ve Federal mahkemelerinin kapılarının yurttaşların ellerinin üzerine kapatıldığı bir yerdir.”

Kennedy’nin konuşması, o zaman için abartılı bir karikatür olarak karşılanıyor. Ancak muhafazakarlığın önünün alınmadığı durumlarda bir memleketi nerelere taşıyabildiği konusundaki uyarısı Senato çoğunluğunca kabul görüyor ki, Başkan’ın adayının ataması reddediliyor. İç ve dış mihraklar Amerika’nın elini bu şekilde bağlamasa, dünyanın birinci memleketi olurdu herhalde…

Bork’un öyküsü böyle. Başkanlık sistemi, güçler ayrılığı, demokrasi ve muhafazakarlık.. Aynı kavramlar farklı bedenlerde ne fırtınalar yaşamışlar değil mi?

Reklamlar