Tek Rakibim Rekabet Kurumu!

Tüm şirket işi gücü bırakıp haldır haldır blog yazdığımızdan bu cin fikirli başlık bulma işinde bayağı bir ustalaştık. Ama adetim olduğu üzere hamasi bir şeyler yazmak isteseydim, herhalde “Rekabet politikası kimsenin tekeline bırakılamaz!” gibi yine hafif oksimoronlu bir şeyler düşünürdüm.

Etraftaki yeteri kadar ciddi ve de düzeyli insanın (hepsi de Erkek) varlığından gına geldiği için konularımıza dalga geçerek yaklaşıyoruz ama iş aslında oldukça ciddi. Uzun zamandır Rekabet Kurumu nezdinde şikayetçi sıfatıyla başvuruda bulunanlar, derdini iletme ve daha da önemlisi bilgi edinme haklarının sınırlı olduğunu fark ediyorlar. Sürece katılım Kurum’un izin verdiği kadar. Sözlü savunmada şikayetçi sıfatıyla yer alıyorsunuz, konuşacaksınız. Ama sadece beş dakika hakkınız var!

Aksine bir yaklaşım için yapılan tüm başvuruları gerek Başkan gerekse Kurul çoğunluğu hep reddetti. Şikayetim var sayfasına ilişkin olarak burada yazdıklarımda, daha çok sanki “Şikayet etmeden önce son bir kez daha düşündünüz mü?” havası sezdiğimi belirtmiştim.

Bu durum, bence Kurum’un her kademesinde taraftar bulan, “Bu memlekete rekabet gelecekse onu da biz getiririz!” şeklindeki hatalı yaklaşımdan kaynaklanıyor. Şikayetçilere hazırlanan raporların tebliğ edilmemesinin, süreçlerde söz hakkı verilmemesinin doğal sonucu, incelemelerin şikayetten bağımsız olarak, Kurum personelinin öngördüğü şekilde ilerlemesidir. Kurum’un varlık sebebi olan “rekabet iyidir, çünkü rakibinizin açığınızı kollaması sizi daha iyi hizmet vermeye iter” yaklaşımı, şirketlerin olduğu gibi Kurum’un da hoşuna gitmiyor anlaşılan. (Burada Murat Belge’nin, “Türk erkeği kendisinin içinde olmadığı her ilişkide ahlak arar”, sözünü anmadan edemeyeceğim. Benzer bir biçimde, herkes rekabetin yalnızca kendisinin içinde olmadığı süreçlerde var olmasını istiyor.) Şikayetçinin bu anlamda Kurum’un yapacağı incelemeleri üçüncü bir göz olarak değerlendirmesi, onlara girdi sağlaması, Kurum’u etkin hareket etmeye zorlaması “aşırı müdahale” olarak görülmemeli.

Burada sorunlu nokta, Kurum’un, “ticari husumet” içindeki tarafların kavgalarını taşıyacakları bir merci olmama arzusundan kaynaklanıyor. Eğer Kurum’un alacağı bir aksiyondan ortalama bir yurttaştan daha fazla fayda gören bir üçüncü taraf varsa eskiden daha da çekingen davranılıyor; soruşturmalar birilerini mutlu etmek için yapılmadığı konusunda hiçbir şüpheye yer verilmiyordu. Özellikle ana firma/bayi ilişkilerinde, Rekabet Üst Kurumu’na şikayet etme seçeneğinin bayinin elindeki kozlara eklenmesi, Kurum’u pek memnun etmedi. Bayiler de Kurum’un ortada gerçekten bir rekabet ihlali bulunduğunu tespit etmek için ihtiyaç duyacağı delilleri sağlamakta başarılı olamadılar.

Kurum’u rahatsız eden başka bir mücadele de başarılı teşebbüsler ile başarısızlar arasındakilerdi. Bir şirketin başarısız olmasının nedeninin rakibin engellemesinden olup olmadığını tespit etmek çok da zor bir iş değildir ama bayilerde olduğu gibi bu şirketlerin de özensiz şikayet dilekçeleri, önyargıların oluşmasını engelleyemedi.

Ancak, son bir yıldır bu eğilimin kırıldığını, en azından uluslararası firmaların birbirlerini sağlam delil ve analizlerle şikayet etmeleri üzerine birden fazla soruşturmanın açılmış olduğunu görüyoruz. Yine, şikayetçi olsun, taraf olsun hiçbir toplantı talebinin karşılıksız bırakılmadığını da teslim edelim.  Şikayetçilerin tezlerinin Kurul tarafından da dikkate alınıp alınmayacağını gelecek sene öğrenmiş olacağız.

Rekabet Politikasının güncel sorunları adlı bu serinin ikinci bölümü olan “Neden şirketler birbirlerini şikayet etmezler(di)?” adlı yazımı gelecek hafta sizinle paylaşacağım. O kadar derin analizler, o kadar zekice saptamalar içeriyor ki, bu hafta yayımlarsam sanki biraz fazla olur diye düşündüm; o yüzden gelecek hafta.

Video notu: Bu yazının sonuna Yılmaz Güney’in Umutsuzlar filminden konuya cuk oturan meşhur şikayet sahnesini koyacaktım ama kullanılan dil uygunsuz kaçmasın diye alttakinde karar kıldım.

Dünyanın en haklı tezi eğer ona inanmazsan en haklı tezi değildir.

Reklamlar