Rekabet Uyum Programı bir “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” Projesi midir?

Şirketlerin büyük önem verdiği rekabet uyum programlarındaki artış ve bu programların rekabet kurumlarınca teşvik edilmesi, enteresan bir süreci de beraberinde getirdi…

Malum, şirketler kartellere yönelik içerisinde bulundukları rekabet ihlallerine ilişkin kendilerini ihbar ettikleri durumlarda ya hiç ceza almıyorlar, ya da büyük ceza indirimleriyle karşılaşıyorlar. Rekabet ihlallerinde uygulanacak para cezalarına ilişkin düzenlemeler ise Rekabet Kurumu’nun Ceza Yönetmeliğinde detaylıca açıklanmakta. Ayrıca Aktif Pişmanlık adı verilen uygulama da Pişmanlık Yönetmeliği’nde ayrıca detaylandırılmakta. Tüm bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, her ne kadar bir şirketin Rekabet Uyum Programı’na sahip olması “doğrudan” bir ceza indirimi sağlamasa da, rekabet kurumlarının şirketlerin rekabet uyumuna verdiği önemi de tamamen göz ardı ettiği söylenemez.

Günümüzde, rekabet hukukunun etkili olarak uygulandığı ülkelerde iş camiası, rekabet uyum programına sahip olunduğu vakit rekabet ihlali durumunda para cezalarının indirilmesi şeklinde mükâfatlandırılmak için yoğun lobi yapmakta. Bu talep Rekabet Uyum Programları’nın bir “kurumsal sosyal sorumluluk projesi” olarak algılanma eğilimine dikkat çekmekte ve “rekabeti ihlal etmeme çabalarının” sosyal refahı arttırıcı bir katma değer yarattığı inancını göstermektedir.

Soru şu şekilde sorulabilir: Acaba Rekabet Uyum Programları şirketlerin para cezalarından kaçınmak için uygulamaya aldıkları bir projeden mi ibarettir yoksa sosyal sorumlu şirketlerin rekabet oyununu bozmamak ve kamu refahına katkı sağlamak adına gönüllü olarak paralarını, zamanlarını ve işgücünü harcadıkları faaliyetler midir? Veya en basit haliyle: şirketler, yüksek para cezaları olmasaydı rekabet uyum programlarına kaynak aktarırlar mıydı?

Rekabet ihlallerinden yüzde yüz oranında kaçınmak ulaşılması imkânsız bir hedeftir. İktisattaki “kusursuz rekabet ortamı”nın varsayımsallığı gibi… Zira rekabeti bozucu bir davranış -amaç doğrudan bu olmasa dahi- “çok zekice bir iş kararı” ile şekillenebilir ve herhangi bir toplantı, eposta veya el yazısı not ile ortaya çıkabilir. Çalışanların davranışları her zaman sorumlu yöneticilerin kontrolü altında bulunmadığından şirketlerde güçlü bir rekabet kültürünün oluşturulması zaruridir. Hatta, bir üst seviyede, sorumlu yöneticilerin rekabet ihlali oluşturabilecek davranışlarının da şirketlerin hissedarlarının kontrolü altında bulunmaması da bu zaruriyetin sağlayıcısıdır. İşte Uyum Programları bu farkındalığı yaratmak için şarttır. Şirketlerin rekabet uyum programları gerçekleştirmesinin başlıca gerekçesi ise “güçlü bir kurumsal rekabet kültürünün oluşturulması” olmalıdır. Bu konuyu dönemsel “bahar temizliği”, günah savma, “riycın bunu istiyo!” şeklinde karşılayan bir yönetici rekabet hukukunda gol yemeye mahkûmdur. Bu tip yaklaşımlar ise genelde rekabet kurallarını ihlal ettiğine ilişkin yoğun algısı olan şirketlerde görülmektedir. Hele ki, kartel gibi kasıtlı ihlaller söz konusu olduğunda, Rekabet Uyum Programları bir antreman, test sürüşü, olarak algılanabilmektedir.

Şirketler rekabet uyum programlarının uygulanması için zaman, para ve işgücü harcamak zorundadırlar. Bu bir uyum (compliance) sorunsalıdır. Nasıl ki, mobbing, ırkçılık, cinsiyet ayrımı, kişisel bilgilere tecavüz gibi eylemlerin önüne geçmek şirketlerin sosyal nitelikli kanuni yükümlülükleri olarak düzenlenmekteyse; nasıl ki kurumsal yönetim, yozlaşmama (anti-corruption) ve rüşvetle iş yapmama (anti-bribery) gibi iş yapma ve karar alma süreçlerinin ilkeli hale getirilmesi ve şeffaflaştırılması kanuni etik yükümlülükler olarak düzenlenmekteyse, rekabet kurallarına uyum da, vergi mevzuatına uyum, iş kanununa uyum gibi temel bir yükümlülüktür.

Bence yukarıdaki kurgu yüzde yüz doğru. Ancak, derinlikten yoksun. Evet, rekabet kurallarına sahip coğrafyalarda hâlihazırda bu kurallara uyum çabalarının salt bir kurumsal sosyal sorumluluk olarak tanımlanmadığı görülmekte. Veya şöyle diyelim, kurumsal sosyal sorumluluğun tanımı “uyulması zaruri olan hukuk kurallarına saygılı olunması”nı kapsayacak şekilde esnetilmemekte. Kurumsal sorumluluktan bahsedebilmek için şirketlerden hukuki yükümlülüklerinin ötesinde artı değer yaratması beklenir. Buradan buyurun: bir şirketin, içerisinde bulunduğu kartelin farkına Rekabet Uyum Programı yoluyla vardığında, kendisi ve hissedarları için zararı en aza indirgemek adına (veya salt Rekabet Uyum Programı’na olan inancının bir göstergesi olarak) bu rekabeti bozucu davranışını derhal pişmanlık yoluyla bildirmesi gerekmez mi? Bu yaklaşım, Şubat 2012’de Fransa Rekabet Otoritesi tarafından açıkça ifade edildi. Bu aslında Rekabet Uyum Programları’nın doğrudan hafifletici sebep sayılması gerektiği fikrini savunanların önüne konan enteresan bir antagoni. Bu çözümsüz yaklaşımın makul olduğunu düşündüğümüz noktada, şirketlerin Rekabet Uyum Programı’na olan inancını kıstas alarak “kurumsal sosyal sorumluluğunun” derecesinin ölçümü mümkündür. Bu imkânsız bir döngüdür. Hatta kurumsal işleyişi ve serbest piyasa ekonomisinin dinamiklerini statikleştiren bir yaklaşım. Bir kartel soruşturması özelinde pekala bir rekabet otoritesi tarafından niyet sorgusunda kullanılabilecek böyle bir argümanın genel yaklaşım haline getirilmesi anlamsız. Her şeyden önce, bir şirketin Rekabet Uyum Programı yaptırıyor olması mutlaka itiraf edecek bir ihlalin var olduğu göstergesi değildir.

Yüklü para cezalarına çarptırılan global şirketlerin neredeyse tamamında rekabet uyum programlarının bulunduğunu varsayarsak (ki bu varsayım çok da yanlış değil), ve son yıllardaki birçok global veya AB boyutlu kartelin pişmanlık yoluyla ortaya çıktığı ve son dönemlerde de uzlaşma mekanizmasıyla sonuçlandığı da bir gerçekse, bu durum bu şirketlerin bir anlamda rekabet nosyonuna olan inançlarının göstergesi olarak değerlendirilebilir mi? Buna karar vermeden önce şu soruyu soralım: Acaba yakalanan karteller ticari hayatın içerisindeki kartellerin yüzde kaçını temsil etmekte? Purdue’dan John Connor’ın meşhur bir kartel çalışması vardır. Orada der ki “rekabet otoriteleri bu kartellerin üçte birinden daha azını tespit edebilmektedirler…”. Bu veriyi esas alırsak ve bunun yanında rekabet kurallarının denetimi için Dünya’daki ağırlıklı eğilimin doğrudan yargı yerine idari nitelikli kurumların oluşturulması yönünde olduğunu bir kenara yazarsak, ortada büyük bir kapasite açığı olduğunu kabul etmek gerekecek. Nitekim, bu idari kurumların birincil görevi “rekabetçi bir piyasa oluşumu için gerekli düzenlemeleri yapmak”tır. Yani adalet dağıtmak ve/veya yargısal bir tam ikame olarak ortaya çıkmak değildir. Bu şartlar altında değerlendirildiğinde bir şirketin Rekabet Uyum Programı yaptırıyor olması “o kadar da burun kıvrılacak bir davranış” olmamalı.

Not: Rekabet Kurumu, 2011 Rekabet Mektubu’nun hemen ardından 11 Mayıs 2011’de “Rekabet Hukuku Uyum Programı” başlıklı bir çalışmayı kamuoyu dikkatine sundu. Bu, Rekabet Kurumu’nun Rekabet uyum programlarına olan inancının göstergesidir. Ayrıca, 11-16/287-92 sayılı önaraştırma kararında Rekabet Uyum Programı doğrudan bir hafifletici neden olarak ele alınmış ve soruşturma açılmasına gerek olmadığı kararının şekillenmesindeki belirleyici unsurlardan biri olduğu tescillenmiştir. Elbette, Rekabet Kurumu sözkonusu şirkette gerçekleştirilen uyum programının içeriğinden tatmin olmuş ki böyle bir karar vermiş. Yoksa, Rekabet Uyum Programı açıklamalı faturayı ibraz eden ceza indirimi için kuyruğa girerdi! Aman Allahım! Başa mı dönüyoruz ne?

Reklamlar