Rekabet Karnesi (Yerli malı)

Zamanın iktidar partisinin Ankara Seğmenler Parkı’nda havai fişek eşliğinde kutladığı Gümrük Birliği’ne girişin üzerinden 15 sene geçmiş. Gümrük Birliği’ne girmek için gösterilen o abartılı coşku, 1999’daki tam üyelik başvurusuyla anlamlı hale geldiyse de yerini artık açıkça ifade edilen bir hayal kırıklığına bıraktı. Biz Avrupa’nın dağıtılacak bedava paradan daha öte bir anlamı olduğunu anladık; ödevlerimizi yapıyoruz/yaptık ancak AB aynı heyecanı göstermedi. Belki Birliğin yürütme organı olan AB Komisyonu’nun her yıl hazırladığı ilerleme raporu adlı karnenin tüm derslerinden yıldızlı pek iyi alırsak AB de aşka gelir diye bekliyoruz.

Raporun bizi ilgilendirmesinin sebebi ise, yazılı ve görsel basının pek az ilgisini çeken Rekabet Politikasının değerlendirildiği bir faslının olması. Gündemi yapanların, ülkede işleyen bir rekabet politikasının bulunması ya da bulunmamasının etkilerinin ne olacağını kestirecek donanımdan yoksun olmalarından da kaynaklanan bu ilgisizlik, rekabet kurallarını uygulamakla görevli olan Rekabet Kurumu’nun sadece yabancıların gözünden eleştirilmesine ve onların çıkarları doğrultusunda bir karnenin çıkarılmasına yol açıyor.

Bu yılki İlerleme Raporu’nda şöyle deniyor: ‘Antitröst ile birleşme ve devralmaların kontrolü alanında Türkiye’nin uyum düzeyi yüksektir. Rekabet kuralları etkin bir şekilde uygulanmaktadır. Rekabet Kurumu yeterli düzeyde idari ve operasyonel bağımsızlığa sahiptir.’

Biz, karneyi hazırlama görevini yurtdışına havale etmeyecek kadar yurtsever olduğumuzu düşünüyoruz. Bu günceyi hazırlamaktaki amacımız da bu zaten. Yansız olmak, nesnel olmak gibi kaygılarımızın gereği olarak Kurum’un rekabet ihlallerine ilişkin yaklaşımını bu yazıda rakamlar üzerinden test etmeyi hedefliyorum.

Rekabet Kurumu’nun kendi istatistiklerinde bazı çelişkiler tespit edince, ACTECON’da kendimiz bir istatistik tabanı oluşturduk, Kurum’un faaliyetlerini ve trendleri takip ediyoruz. Kurum’un rekabet ihlallerini cezalandırma konusunda iki ayrı yaklaşımı olduğu ve dönem dönem bunlardan birini diğerine tercih ettiği şeklinde bir hipotezim var. Bu yaklaşımlar, çok sayıda ancak firma başına küçük cezaların kesildiği soruşturmalarla pazara müdahale etmek ve az sayıda ama yüksek cezalarla etki doğuran bir cezalandırma yöntemi izlemek. Aşağıda, istatistiklerden çıkardığımız grafikler üzerinden, böyle yapılardan bahsedilip bahsedilemeyeceğini tartışalım. (Aşağıdaki grafiklerde Danıştay’ın bozması üzerine yeniden alınan kararlar bulunmamakta, sadece ilk defa verilen cezalara yer verilmektedir.)

Grafik 1: Rekabet Cezaları ve Milli Gelir’e oranı


Grafik 1, kesilen cezaları hem mutlak olarak, hem de milli gelire oranlayarak göstermektedir. Ekonominin hızla büyüdüğü bir dönemde, rakamları enflasyondan arındırmak yerine, milli gelire oranlamayı hem yılları kendi içinde hem de başka memleketlerle karşılaştırmak için daha doğru buldum.  Tabi ki, rekabet politikasının etkinliğini kesilen cezaların yüksekliğine göre değerlendirme noktasında değilim. Ancak kesilen ceza miktarını, rekabet otoritesinin caydırıcılığının birincil göstergesi olarak almakta herhangi bir sakınca görmüyorum.

2009 yılının, milli gelire oranda 2003 yılını yakalayamasa da, mutlak olarak (80 milyon TL) en çok ceza verilen yıl olduğunu görüyoruz. 2010’da rakamlar yine eski ortalamalarına dönüyor. Asıl yapıyı görebilmek, 2008 ile başlayarak bir değişikliğin olup olmadığından bahsedilmek için cezayla sonuçlanan soruşturma sayısı, ceza verilen firma sayısı gibi başka değişkenleri de gözlemek gerekiyor.

Grafik 2’de verilen ceza ile sonuçlanan soruşturma sayısının seyri, 2008’den başlayarak Kurul’un bir yavaşlama trendine girdiğini göstermektedir. (Soruşturmaların ortalama 1,5 yıl sürdüğünü dikkate alırsak, bu ‘seçici’ soruşturma açma eğiliminin 2007’de başladığını söylemek lazım.)

Grafik 2: Cezayla sonuçlanan soruşturma sayısı


Grafik 2, son üç yılda, 2000’lerin ilk yedi yılındaki soruşturma sayısının ortalamasının tam yarısına inildiğini göstermektedir. Demek ki 2007-2009 arasında Kurul soruşturma açarken iki kere düşündü. Grafik 3’de soruşturmaların niteliğine ilişkin bilgi verebilecek son değişkenler olan firma başına ortalama ceza ve açılan soruşturmalarda ortalama kaç firma ya da derneğe ceza verildiğinin istatistiklerine bakalım.

Grafik 3: Firma başına ceza ve ceza verilen firma/dernek sayısı

Rekabet soruşturması ile muhatap olan bir firmanın ödediği ortalama ceza grafiği, 2009 yılında tavan yaparak 5 milyon TL’ye yaklaşmış. Turkcell’e kesilen tek büyük bir cezadan kaynaklanan bu resim, 2010 yılında devam etmediği için bir yapı değişikliğine işaret etmiyor.

Sonuç olarak, 2008’den başlayarak sanki az sayıda soruşturma ile görece yüksek cezalar vererek “nitelikli” bir piyasaya müdahale politikası izlenmeye başlandığı, şeklinde bir hipotez 2010 yılına ait rakamlara bakılınca reddedilmektedir. 2010’da az sayıda soruşturma sonuçlandırılmış, ancak çok sayıda firmanın (ağırlıklı olarak otomobil bayileri) taraf olduğu bu soruşturmalarda hem firma başına hem de toplamda düşük cezalar kesilmiştir.

Bununla birlikte, Rekabet Kurumu Başkanı Prof. Nurettin Kaldırımcı, Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaptığı konuşmada, bu yıl artan hareketliliğe dikkat çekmeye çalışıyordu:  ‘… 2010 yılında tamamlanan soruşturmalara ilave olarak, halen medikal gaz, diyaliz cihazları, banka promosyonları, telekomünikasyon, basın ve yayın, ulaştırma, kimyasal ürünler, et ve et ürünleri, havayolu ile yolcu taşımacılığı, bira, tüketici elektroniği, bilgisayar programı gibi alanlarda 15 soruşturma devam etmektedir. Devam eden soruşturmalardan 8 adedi 2010 yılı içerisinde başlatılmıştır.’

Rakamlarla fazlaca uğraştığım yazımı bitirirken, son olarak iki sayıya daha yer vermek istiyorum:

  • Tıbbi gaz soruşturmasındaki taraflardan birine verilen para cezası:

Cirosunun %1,2’sine karşılık gelen 42 Kuruş.

  • 2011 yılı için Rekabet Kurumu’nun öngördüğü bütçe ödeneği:

45.750.000 TL.


Reklamlar